Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Kötülük mü Yoksa İyilik mi Daha Bulaşıcı?

Artık biliyorum: Kötülük, iyilikten çok daha bulaşıcı. Hem de sessiz, sinsi bir illet gibi... Tıpkı karanlık bir sis gibi, sinsice sızıyor, fark edilmeden insanların ruhuna işliyor. Ve insanlar, geçmişte maruz kaldıkları kötülükleri, travmaları farkında olmadan gelecekteki ilişkilerine taşıyor. Öfke, hayal kırıklığı, ihanet... Bunlar yalnızca bir anıya dönüşüp silinmiyor; belleğin kuytu köşelerinde birikiyor, zamanla kişiliğin dokusuna siniyor. Davranışlara kök salıyor, söylemlere işliyor, hatta sessizliklerin rengine bürünüyor. Freud’un o çarpıcı tespiti tam bu noktada yankılanıyor: ''Bastırılan asla yok olmuyor; yalnızca şekil değiştirip, en beklenmedik anda, çoğu zaman da en acımasız haliyle geri dönüyor.'' Bu döngünün sonucu ise korkunç: Özgüvenin erimesi, insanlara duyulan güvenin çöküşü... Bir zamanlar öfkeyle lanetlenen davranışlar, farkında olunmadan içselleşiyor ve masum insanların üzerine yöneliyor. Sevgiye aç kalanlar, zamanla sevgiyi iten bir zırha bürünüy...

Bireysellik ve Sorumluluk: İnsan Olmanın Derinliği

  Bireysellik… Özgürlük, kendini ifade edebilme, varoluşunu dünyaya ilan etme. Bu kavram, yanlış anlaşıldığında bir bencillik zırhına dönüşebilir. Ancak, bu zırhın arkasında saklanarak başkalarını incitmek ve sorumluluktan kaçmak, bireyselliğin temsil ettiği değerlerle temelden çelişir. Peki, birey olmanın asıl anlamı nedir? Davranış özgürlüğü dediğimiz şey, nerede başlar nerede sona erer? Ve bu özgürlüğün sınırlarının ötesinde ne kalır? Başkalarının Hayatına Dokunmak Bireysel özgürlük, sadece kendi mutluluğumuzu değil, başkalarının huzurunu da gözettiğimizde anlam kazanır. Hepimiz bir şekilde birbirimize dokunuyoruz. Sözlerimizle, bakışlarımızla, hatta bazen sessizliğimizle… Bu yüzden, eğer birileri sizin davranışlarınızdan, soylemlerinizden yara alıyorsa, bu özgürlükten ziyade bir kötülüğe dönüşür. İnsanların arasına karışmak, sadece hak değil, aynı zamanda büyük bir sorumluluktur. Çünkü yakın ve uzak çevremiz, bizim duyarlılığımızla, ilişkilere, iletişime verdiğimiz özenle a...

Aşka Dair

  Aşk için neler söylemediler ki? Kimi cinsel çekim dedi, kimi sahip olma isteği, kimi tek taraflı kimi ise hastalıklı bir duygu olarak tanımladı. Oysa aşk, insanın soyut olanı somutlaştırma çabasıyla varlığını duyumsatır, tanımı pek mümkün olmayan bir özgürlükte kendini gösterir; o ne bir bedel ne bir ödül, sadece yaşamın derin bir yankısıdır. Dünya üzerindeki en çarpıcı gerçeklerden biri, herkesin aynı zihinsel ve duygusal potansiyele sahip olmamasıdır. İnsanlar farklıdır; algıları, duyguları ve dünyayı kavrayış biçimleri farklıdır. İşte bu farklılıklar, aşk gibi güçlü ve karmaşık bir duyguyu deneyimlemeyi de herkese eşit şekilde sunmaz. Çünkü aşk, bir ayrıcalıktır; yalnızca seçkin zihinlere bahşedilen pahalı bir armağandır. Aşk, sıradan bir duygu değildir. Basit bir flörtten, gelip geçici bir hevesten çok daha derin bir anlam taşır. Flört, hafif bir tebessüm; heves, yaşanılan andan duyulan geçici bir haz ya da bir anlık kıvılcım olabilir. Ama aşk? Aşk, insanın tüm benliğine ...

Sessiz Sorular, Derin Yanıtlar

  Bu güne kadar genel bir bakış açısıyla yazılar yazdım. Artık kendime dönme, yaşadıklarım ve iç dünyam üzerinden bir yolculuğa çıkma zamanı. “Bir insan yazar olmak istiyorsa, ensesinde kimsenin nefesini hissetmeden yazmalı.” Bu deyişi nerede okuduğumu ya da duyduğumu hatırlamıyorum. Ama biliyorum ki, başkalarının ne diyeceği korkusuyla yazılanlar, hem içtenlikten hem de dürüstlükten yoksun kalıyor. Yıllar önce, insanlara gerçeği anlatmanın, doğru üzerinde uzlaşmanın kolay olduğunu düşünüyordum. Bu iyimserlikle yazmaya, okumaya ve sorgulamaya başladım. Fakat zaman geçtikçe fark ettim ki, hayat göründüğünden çok daha karmaşık. İnsanlar arasında sosyal, kültürel ve bireysel bariyerler sandığımdan çok daha yüksekmiş. Uzlaşmayı bir yana bırakın, çoğu zaman konuşmak bile mümkün değil. Hele konu insanların bireysel konfor alanlarına ya da tercihlerine geldiğinde, gözlerin nasıl kaçırıldığını, dikkatlerin nasıl dağıldığını defalarca gördüm. Artık bütün büyük söylemlerin, “devrim” y...

Ortak Akıl ve Dayanışma

  Kendisinden önce yaşamış nesillerin emekleriyle, yoğun mücadeleler sonucunda elde edilen kazanımların farkında olmayan bir toplumda yaşıyoruz. Tarihin derinliklerinden bugüne dek gelen uygarlık çabasının, düşüncenin ve bilginin önemini kavrayamayan; eleştiriyi küçümseyen; düşünce özgürlüğünün toplumu geliştirme gücünü yadsıyan; uzmanları, çalışanları sadece birer hizmetli olarak gören; aydınları sermaye ve siyasetin vesayetine teslim eden bu düzeni kabul etmek mümkün mü? İnsanların bireyselliğini, ortak aklı hiçe sayan, bir efendinin vesayeti altında yaşamayı gönüllülükle benimsemiş toplumlar asla yükselemez. İnsanca yaşam, beslenmek, barınmak ya da üremek gibi biyolojik gereksinimlerin ötesine uzanan bir varoluş şeklidir. İnsanca yaşam, hayata anlam katan, düşünen bir varlık olmanın ve bu dünyada bir iz bırakmanın verdiği huzurla şekillenir. Düşünen bir varlık olarak insan, aynı zamanda sosyal bir varlıktır. Ancak bu sosyallik, restoranlarda, ibadethanelerde stadyumlarda ya da ...

Sevgiye Hasret Kalmış İnsanlığın Trajedisi

  Son yıllarda farkındalık, kişisel gelişim kitaplarının başköşesine yerleşmiş bir kavram haline geldi. İnsanlar kendi duygularının ve arzularının bilincine varmanın bir aydınlanma olduğunu düşünüyor. Ancak bu farkındalık, bilgi ve neden-sonuç analiziyle taçlandırılmadığında, ne yazık ki bir tür trajediye dönüşüyor. Bilinçsizce yaşanan farkındalık, insanı ve çevresini bir cehenneme çevirebiliyor. Yaklaşık son otuz yıldır, ilişkilerdeki temel dinamiklerin bozulduğuna tanıklık ediyoruz. Etrafımızda sıkça duyduğumuz şu cümleler size de tanıdık gelecek: "Artık bağlanamıyorum." "Sevemiyorum." "Gerçek bir ilişki kurmak çok zor." Bu cümleler, yalnızca bir yakınmanın değil, derin bir çöküşün habercisi. Bu sözleri dile getirenler arasında evli olanlar, hiç evlenmemişler ve boşanmış bireyler var. Peki, bu insanların ortak noktası nedir? Neden sevgisiz bir şekilde yalnızca fiziksel tatmin peşindeler? Neden sürekli birileri hayatlarına girip çıkıyor? Neden duy...

Anne Babalar Susmalıdır

  Susmalıdır anne babalar! Çocuklarını birer yarış atına, birer uyruğa dönüştürenlere göz yumdukları için susmalıdırlar. Kendilerinden bekleneni, dayatılan bu akıl dışı dünya düzenini sorgulamadan kabul ettikleri, “başarı” diye sunulan safsataları içselleştirdikleri, kayırmacılığın sunaklarında çocuklarını kurban ettikleri için susmalıdırlar. Susmalıdırlar, çünkü çocuklarına sorgulamadan inanmanın değil, sorgulamadan inanmamanın erdem olduğunu öğretmeyi başaramadılar. Uyruk yetiştirmek ne demek, kuyruk yetiştirmek ne demek anlayabilmek adına eğitim sisteminin nasıl içinin boşaltıldığını, bu sistemin uyruk yetiştirmek için bir araca dönüştürüldüğünü gördükleri halde sessiz kaldılar. Ellerini kavuşturup seyrettiler. Susmalıdırlar, çünkü okul sonrasında, kendi yaşadıkları karanlık döngüyü çocuklarına miras bırakarak, onların da yaşamlarını özel, tüzel ya da genel kurumların hoyrat ellerine teslim ettiler. O kurumların acımasız koşullarını değiştirmek için kıllarını bile kıpırdatmadıla...