Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Doğa mı, Yoksa Biz mi? Dünyayı Kim Cehenneme Çevirdi?

  İnsanlık tarihi boyunca kendimize hep aynı soruyu sorduk: "Ben kimim?" Bir yanda zihnimizin doğuştan "Boş bir Levha"  olduğunu ve her şeyin eğitimle, sosyal çevre ve kültürle şekillendiğini savunanlar; diğer yanda her şeyin genlerimizde ve o gizemli "Kolektif Bilinç Dışında" yazılı olduğunu söyleyenler...  Bu kadim tartışma, Erich Fromm’un Şükrü Alpagut tarafından Türkçeye kazandırılan İnsanda Yıkıcılığın Kökenleri adlı eserinde en derinlikli analizine ulaşır. Fromm, "içgüdücüler" ile "davranışçılar" arasındaki bu bitmek bilmeyen savaşı detaylarıyla ortaya koyarken, sarsıcı bir gerçeğin altını çizer: İnsandaki gerçek kötülük ve yıkıcılık, doğuştan gelen biyolojik bir miras değil; sosyal ve kültürel koşullar altında sonradan inşa edilen bir "karakter yapısıdır". Yani doğa bizi hayatta kalmaya programlar, ancak dünyayı bir cehenneme çevirme potansiyelini, türdaşlarımıza zulüm etmeyi, suç işlemeyi bize toplum öğretir. Bugü...

İnsanı İnsandan Korumak: Yapay Zekâ Manifestosu

  Carl Gustav Jung yıllar önce açıkça söyledi: Var olan tek gerçek tehlike insanın kendisidir. Bugün hâlâ bunu tartışıyorsak, sorun Jung’un yanılması değil; insanın kendiyle yüzleşme korkusudur. Bu gezegende yaşanan hiçbir felaket kader değildir. Savaşlar, açlık, yoksulluk, göçler ve kitlesel ölümler “kaçınılmaz” değildir. Bunların tamamı bilinçli tercihlerdir. Ve evet, suçlu bellidir. Dünya Neden Değişmiyor? Çünkü dünya; Trump gibi çatışmayı strateji sanan, Putin gibi gücü ahlakın yerine koyan, bu ikilinin sayısız benzeri gibi pragmatizmi vicdanın önüne yerleştiren siyasetçiler tarafından yönetiliyor. Çünkü dünya; gözünü kârdan başka hiçbir şey görmeyen, yoksulluğu bir yanlışın ürünü değil, bir iş modeli olarak kullanan neoliberal sermaye sahiplerine teslim edilmiş durumda. Ve çünkü dünya; baskıcı, dogmatik, donmuş ve otoriter sosyalist ideolojilerin özgürlük değil itaat ürettiği yapılarla hâlâ oyalanıyor. Bu üçlüden insanlık çıkmaz. Buradan refah da çıkmaz, barış da. Art...

Enkazdan İlham Devşirmek: Modern Kariyer Yalanları ve "Başarılı" İflaslar

  Bu yazıyı dışarıdan bakan bir gözlemci ya da kulaktan dolma bilgilerle konuşan bir eleştirmen olarak yazmıyorum. Bahsettiğim o masalarda oturdum; aynı projelerde ter döktüm, hangi uyarının hangi ego duvarına çarptığını, hangi hataların bile bile örtbas edildiğini yakından izledim. İsim verebilir miyim? Hem de çok rahat. Ama derdim şahıslarla değil. Zira bu çağda hedef göstermek en kolay, sistemi anlamak ise en zor olanı. Asıl meselemiz sadece ekonomik başarısızlıklar değil; asıl mesele, başarısızlığın nasıl olup da bir başarı hikâyesine dönüştürülebildiği. Yıllarca o koltukları liyakatle değil, ilişki ağlarıyla işgal edenlerin; yetkinlikleri sorgulanırken nasıl olup da vazgeçilmez kılındıklarını konuşmalıyız. Bu, hafızası silinmiş bir sistemin, arkasında enkaz bırakanları ısrarla ödüllendirme hikâyesidir. Yüzü Kızarmayan "Başarı" Öyküleri En garibi de bu kişilerin, yarattıkları yıkımın tozları henüz yere inmemişken, hiçbir şey olmamış gibi sosyal mecralarda boy gös...

Epstein Dosyası: Küresel Sistemin Kara Aynası

  Jeffrey Epstein olayı, yalnızca münferit bir suç ağının ya da bireysel bir sapkınlığın ifşası olarak okunamaz. Bu dosya; ataerkil, erkek egemen ve derin bir ikiyüzlülükle örülmüş "ahlak" anlayışının küresel ölçekte nasıl sistematik bir mimariye dönüştüğünün en somut kanıtıdır. Epstein vakası, sistemin işleyişinde bir hata ya da bir "anomali" değil; aksine sistemin bizzat beslediği, koruduğu ve ödüllendirdiği bir yapının doğal sonucudur. Bugün dev holdinglerden akademiye, devlet bürokrasisinden medya kuruluşlarına kadar her kamusal alanda kadın; hâlâ eşit bir özne olarak değil, güç oyunlarında bir takas aracı, bir temsil unsuru ya da cinsel bir nesne olarak konumlandırılmaktadır. Resmî söylemlerde "liyakat" ve "eşitlik" kavramları yüceltilse de, kariyer basamakları ve terfi mekanizmaları hâlâ bu erkek egemen gölgenin altında, kapalı kapılar ardında şekillenmektedir. Epstein dosyasının asıl dehşet verici yönü, bu yozlaşmanın küresel elitler d...

İki Kez Sürülmüş Halkın Sessizliği: Karamanoğullarının ve Mübadelenin Hafızası

  Bu hikâye benim için bir tarih anlatısı değil; bilinçdışımda   fısıltıyla konuşulan bir hafıza . Anne tarafım Girit’ten, baba tarafım Kavala’dan bu topraklara savrulmuş. Anneannem, Girit’te bir Rum ilkokulunda öğretmenlik yaparken, annesiyle birlikte bir sabah “gitmek zorundasınız” denilerek Anadolu’ya gönderilmiş. Dedem, Girit’ten çıkan 5 kardeşten biri.   Dedemle anneannem yıllarca kendi aralarında Rumca konuştular; o dil, ne tamamen geçmişti ne de bu topraklara aitti —tıpkı onların kalbi gibi. Baba tarafım Kavala’dan İzmir Menemen’e geldi. Toprakla tutunmaya çalışan, yoksul ama inatçı bir hayattı bu. Beş kardeşten yalnızca babam üniversite okuyabildi; diğerleri, göçün bıraktığı yoksulluğu sessizce omuzladı.Ben, iki yakadan gelen bu insanların çocuğuyum, yerinden edilmişliğin çocukları. Bu yazı, işte o yüzden yalnızca Karamanlıların, Giritlilerin, Kavala göçmenlerinin değil; iki kez sürülmüş, iki kez susmuş insanların hikâyesidir.   “Yel eser Karaman’da...

Acı, Yaratıcılığın Kökleri

  Günümüz dünyasında insan, sürekli mutlu olması, “anı yaşayıp tadını çıkarması” gereken bir varlık gibi betimleniyor. Acıdan kaç, sorgulama; yeter ki tüketmeye devam et… Mutluluğu bir yaşam hali değil, satın alınabilir bir ürün gibi pazarlayan bu sistem, sahte bir “iyi hissetme zorunluluğu” icat etti. Sosyal medyanın cilalı görüntüleri, kitapçılardaki kişisel gelişim raflarındaki içi boş vaazlar ve “pozitif kalmak” adına dayatılan yüzeysel öğütler… Hepsi insanı yaşamın gerçekliğinden, özünden uzaklaştırıyor. Acıyı yok sayan bu söylemler, insanı kırılganlaştırıyor; çünkü acıdan arındırılmış bir hayat, gerçekte yaşamın kendisinden arındırılmış bir hayattır. Acı, insan yaşamının kaçınılmaz gerçeği. Ondan hiç nasibini almamış bir insan var mıdır, bilinmez. Ama acıyı ve yaşamdaki işlevini anlamadan, bu duygunun dünyayı ve insanlığı nasıl dönüştürdüğünü tam olarak kavrayamayız. Şükrü Erbaş, Ömür Hanımla Güz Konuşmaları ’nda acının insana dair en temel duygu olduğunu hatırlatır: “He...

Aynı Yanılsamanın Kurbanlarıyız

  Bin yıllar süresince, yüz milyonlarca insan, gerçekte hiçbir biyolojik temeli olmayan “ırksal farklılıklar”a soyut üstünlükler ve değersizlikler atfedildiği için birbirini katletti. Milyarlarca insan, yalnızca farklı göründükleri ya da farklı bir kimlik taşıdıkları gerekçesiyle, doğup büyüdükleri ata topraklarından koparıldı; köyleri yakıldı, şehirleri yağmalandı, anıları ve geleceği ellerinden alındı. Kimi zaman devletlerin resmi ideolojileri, kimi zaman sömürgeciliğin açgözlü iştahı, kimi zaman da politikacıların iktidar hırsı bu hayal ürünü ayrımları kışkırttı. Bilimsel olarak var olmayan bir olgu, ırkçılık, tarih boyunca kölelik düzenlerinin , soykırımların , zorunlu göçlerin ve toplu kıyımların meşruiyet aracı hâline getirildi. İnsanlık, kendi uydurduğu “ırk” masalına inanarak, kendi kardeşlerini düşmana dönüştürdü; kendi toplumlarında cehennemler yarattı. Tarih boyunca siyasetçiler, toplumları yönetmenin en kolay yolunun onları ayrıştırmak olduğunu çok iyi bildiler....