Ana içeriğe atla

Doğa mı, Yoksa Biz mi? Dünyayı Kim Cehenneme Çevirdi?

 



İnsanlık tarihi boyunca kendimize hep aynı soruyu sorduk:
"Ben kimim?" Bir yanda zihnimizin doğuştan "Boş bir Levha" olduğunu ve her şeyin eğitimle, sosyal çevre ve kültürle şekillendiğini savunanlar; diğer yanda her şeyin genlerimizde ve o gizemli "Kolektif Bilinç Dışında" yazılı olduğunu söyleyenler... 

Bu kadim tartışma, Erich Fromm’un Şükrü Alpagut tarafından Türkçeye kazandırılan İnsanda Yıkıcılığın Kökenleri adlı eserinde en derinlikli analizine ulaşır. Fromm, "içgüdücüler" ile "davranışçılar" arasındaki bu bitmek bilmeyen savaşı detaylarıyla ortaya koyarken, sarsıcı bir gerçeğin altını çizer: İnsandaki gerçek kötülük ve yıkıcılık, doğuştan gelen biyolojik bir miras değil; sosyal ve kültürel koşullar altında sonradan inşa edilen bir "karakter yapısıdır". Yani doğa bizi hayatta kalmaya programlar, ancak dünyayı bir cehenneme çevirme potansiyelini, türdaşlarımıza zulüm etmeyi, suç işlemeyi bize toplum öğretir.

Bugün modern bilim, bu kadim tartışmaya son noktayı koydu ama ortaya çıkan tablo, sandığımızdan çok daha sarsıcı. Çünkü bu tabloya göre; bizi "biz" yapan biyolojimiz masumken, dünyayı yaşanmaz kılan her şey bizim sonradan yazdığımız o "kirli" sayfalarda saklı.

Genetik Menümüzde Ne Var? (Doğanın Mirası)
Bilimsel araştırmalar, kişiliğimizin yaklaşık yarısının genetik bir "kodlanmış menü" ile geldiğini kanıtlıyor. Yani;

​Ne kadar risk alabileceğiniz,
​Bir tehlike karşısında ne kadar kaygı duyacağınız,
​Zeka potansiyelinizin üst sınırı,
​İçe dönük bir huzuru mu yoksa dışa dönük bir kalabalığı mı seveceğiniz...
​Bunlar beyninizin nörokimyasal mimarisinde, henüz siz doğmadan atalarınızın deneyimleriyle işlenmiş durumda. Bu bizim donanımımız. Bir bilgisayarın işlemci hızı ya da ekran kartı kapasitesi gibi; temel, nötr ve henüz bir amaç gütmeyen bir güç.

Boş Sayfaya Yazılan "Karanlık"
Asıl mesele, bu donanımın hangi "yazılımla" çalıştırıldığı. İşte tam bu noktada, bilim insanın boş kalan sayfalarına bakıyor. Araştırmalar gösteriyor ki; inançlarımız, ahlak yargılarımız, dünya görüşümüz, siyasi eğilimlerimiz ve özsaygımız genetik bir kod taşımıyor.

​Bu şu demek: Hiç kimse bir başka ırktan nefret ederek doğmuyor. Hiç kimse bir ideoloji uğruna öldürmeye programlanmış olarak dünyaya gelmiyor. Dünyayı cehenneme çeviren savaşlar, sömürü düzenleri ve bitmek bilmeyen nefret söylemleri, o bembeyaz boş sayfalara sosyal çevre, aile ve kültür tarafından tek tek nakşediliyor.

Biyoloji Değil, Tercih
Eğer bir insan yüksek bir zeka potansiyeli ve risk alma eğilimiyle (Genetik Menü) doğmuşsa; bu kişi kansere çare bulan bir dahi de olabilir, bir ülkeyi felakete sürükleyen bir diktatör de. Aradaki farkı yaratan şey biyolojik mirası değil, toplumun onun "boş sayfasına" yazdığı "değerler" sistemidir.

​"Biyolojimiz bizi insan yapar; ancak kültürümüz ya bizi insancıl kılar ya da birer canavara dönüştürür."

Sonuç: Suçlu Kim?
Bugün dünyadaki kötülüğü "insan doğası böyle" diyerek geçiştirmek, en büyük entelektüel kaçıştır. İnsan doğası (mizaç), sadece bir potansiyeldir. Dünyayı cehenneme çeviren şey genlerimiz değil; o genleri nefretle, hırsla ve ayrımcılıkla besleyen kültürel ve sosyal kurgularımızdır.

​Zihnimizdeki o boş sayfaları yeniden okumanın ve neleri yanlış yazdığımızı görmenin vakti çoktan geçti. Genetiğimizi değiştiremeyiz ama sayfaya yazdığımız o zehirli fikirleri sorgulayarak, okuyarak silmek ve her şeyi sil  baştan  yazmak hala bizim elimizde.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Kez Sürülmüş Halkın Sessizliği: Karamanoğullarının ve Mübadelenin Hafızası

  Bu hikâye benim için bir tarih anlatısı değil; bilinçdışımda   fısıltıyla konuşulan bir hafıza . Anne tarafım Girit’ten, baba tarafım Kavala’dan bu topraklara savrulmuş. Anneannem, Girit’te bir Rum ilkokulunda öğretmenlik yaparken, annesiyle birlikte bir sabah “gitmek zorundasınız” denilerek Anadolu’ya gönderilmiş. Dedem, Girit’ten çıkan 5 kardeşten biri.   Dedemle anneannem yıllarca kendi aralarında Rumca konuştular; o dil, ne tamamen geçmişti ne de bu topraklara aitti —tıpkı onların kalbi gibi. Baba tarafım Kavala’dan İzmir Menemen’e geldi. Toprakla tutunmaya çalışan, yoksul ama inatçı bir hayattı bu. Beş kardeşten yalnızca babam üniversite okuyabildi; diğerleri, göçün bıraktığı yoksulluğu sessizce omuzladı.Ben, iki yakadan gelen bu insanların çocuğuyum, yerinden edilmişliğin çocukları. Bu yazı, işte o yüzden yalnızca Karamanlıların, Giritlilerin, Kavala göçmenlerinin değil; iki kez sürülmüş, iki kez susmuş insanların hikâyesidir.   “Yel eser Karaman’da...

Enkazdan İlham Devşirmek: Modern Kariyer Yalanları ve "Başarılı" İflaslar

  Bu yazıyı dışarıdan bakan bir gözlemci ya da kulaktan dolma bilgilerle konuşan bir eleştirmen olarak yazmıyorum. Bahsettiğim o masalarda oturdum; aynı projelerde ter döktüm, hangi uyarının hangi ego duvarına çarptığını, hangi hataların bile bile örtbas edildiğini yakından izledim. İsim verebilir miyim? Hem de çok rahat. Ama derdim şahıslarla değil. Zira bu çağda hedef göstermek en kolay, sistemi anlamak ise en zor olanı. Asıl meselemiz sadece ekonomik başarısızlıklar değil; asıl mesele, başarısızlığın nasıl olup da bir başarı hikâyesine dönüştürülebildiği. Yıllarca o koltukları liyakatle değil, ilişki ağlarıyla işgal edenlerin; yetkinlikleri sorgulanırken nasıl olup da vazgeçilmez kılındıklarını konuşmalıyız. Bu, hafızası silinmiş bir sistemin, arkasında enkaz bırakanları ısrarla ödüllendirme hikâyesidir. Yüzü Kızarmayan "Başarı" Öyküleri En garibi de bu kişilerin, yarattıkları yıkımın tozları henüz yere inmemişken, hiçbir şey olmamış gibi sosyal mecralarda boy gös...

Kötülük mü Yoksa İyilik mi Daha Bulaşıcı?

Artık biliyorum: Kötülük, iyilikten çok daha bulaşıcı. Hem de sessiz, sinsi bir illet gibi... Tıpkı karanlık bir sis gibi, sinsice sızıyor, fark edilmeden insanların ruhuna işliyor. Ve insanlar, geçmişte maruz kaldıkları kötülükleri, travmaları farkında olmadan gelecekteki ilişkilerine taşıyor. Öfke, hayal kırıklığı, ihanet... Bunlar yalnızca bir anıya dönüşüp silinmiyor; belleğin kuytu köşelerinde birikiyor, zamanla kişiliğin dokusuna siniyor. Davranışlara kök salıyor, söylemlere işliyor, hatta sessizliklerin rengine bürünüyor. Freud’un o çarpıcı tespiti tam bu noktada yankılanıyor: ''Bastırılan asla yok olmuyor; yalnızca şekil değiştirip, en beklenmedik anda, çoğu zaman da en acımasız haliyle geri dönüyor.'' Bu döngünün sonucu ise korkunç: Özgüvenin erimesi, insanlara duyulan güvenin çöküşü... Bir zamanlar öfkeyle lanetlenen davranışlar, farkında olunmadan içselleşiyor ve masum insanların üzerine yöneliyor. Sevgiye aç kalanlar, zamanla sevgiyi iten bir zırha bürünüy...