Ana içeriğe atla

Bir Gezegenin Ahlaki İflası: Küresel Demokrasi ve Dünya Hukuku

 


Bu dünya; insan onurunun sınır kapılarında rehin tutulduğu, piyasaların insafına terk edildiği ve savaş alanlarında yok sayıldığı bir gezegendir. Mevcut düzen; adalete değil güce, refaha değil zorbalığa, eşitliğe değil derin gelir uçurumlarına hizmet ediyor. Uluslararası ilişkiler, hâlâ Orta Çağ’dan kalma bir karanlıkla yönetiliyor: Güçlünün hukuku, zayıfın kaderi.

Devletler kendi ulusal çıkarlarını kutsallaştırırken, insanlığın ortak geleceğini sistematik bir hırsla ateşe atıyor. Adına "uluslararası düzen" denilen bu köhne yapı; kurumları, kuralları ve felç olmuş zihniyetiyle ne adalet üretebilir ne de barış inşa edebilir. Aksine bu yapı, imtiyazlı azınlığın çıkarlarını koruyan, savaşı meşrulaştıran ve sefaleti kalıcı kılan bir illüzyondur.

I. Egemenlik Yanılsaması: Bir Dokunulmazlık Zırhı mı?

Egemenlik kavramı, bugün insanlık onurunu çiğnemenin yasal kalkanı haline getirilmiştir. Oysa gerçek şudur: Egemenlik, zulmetme hakkı değildir. Devletler yurttaşlarının efendisi değil, insanlığa karşı sorumlu olan hizmet birimleridir.

Bugün uluslararası hukuk, kâğıt üzerinde bir temenniden ibarettir: Güçlü için "tavsiye", zayıf için "zorunluluk" olan bu sistem, küresel bir ikiyüzlülük rejimidir.

  • Venezuela’da ambargolar altında ezilen milyonlarca insan için hukuk sessizdir.
  • Gazze’de  çocukların çığlıkları enkaz altında boğulurken aynı hukuk sağır ve dilsizdir. Uluslararasi köhne düzen İsrail ve Hamas'ın onbinlerce insanı katletmesine göz yummustur. 
  • Doğu Türkistan’da kimlikleri, inançları ve onurları sistematik bir gözetim ve baskı mekanizmasıyla yok edilen milyonlar için uluslararası mekanizmalar felç olmuştur.
  • Ukrayna’da sıradan insanların kentleri, sokakları, evleri savaşın ön cephesine dönüşmüştür
  • İran'da halk bir avuç yobaz mollanin insafına terk edilmiş , bu totaliter rejimin İran Halkini katletmesine seyirci kalınmıştır.  

Bu eylemlerin hiçbiri “iç mesele” değildir. Hiçbiri güvenlik, istikrar ya da egemenlik gerekçesiyle mazur gösterilemez. İnsan onurunu ihlal eden bu uygulamalar, insanlığa karşı işlenmiş birer suçtur ve küresel ölçekte yargılanmalıdır. Bu gezegende hukukun kimler için işletildiği, kimler için askıya alındığı gözler önündeyken; adına adalet denilen olgunun artık bir ilke değil, güçlünün seçici bir imtiyazı olduğunu kabul etmek zorundayız.

II. Yeni Bir Pusula: İnsanlığın Ortak Çıkarları

İnsanlığın sorunları, ulus-devletlerin dar sınırlarına sığmayacak kadar büyüktür. İklim krizi pasaport sormaz, salgınlar vize istemez, dijital sömürü sınır tanımaz. Öyleyse çözüm de sınırları aşmak zorundadır.

En yüksek norm insan onuru olmalıdır. İnsan hakları sözleşmelerince güvence altına alınmaya çalışılan temel hak ve özgürlükler; özelikle de yaşam hakkı, ifade özgürlüğü, gezegenin korunması; hiçbir devletin "iç meselesi" sayılamayacak kadar hayati, küresel meselelerdir. 

III. Kurumsal Yeniden İnşa: Küresel Demokratik Yapılar

Bu ahlaki iflastan çıkış yolu, hayalperest bir temenni değil, kurumsal bir zorunluluktur:

1. Dünya Meclisi ve Anayasası

İnsanlık, kendi geleceği üzerinde doğrudan söz sahibi olmalıdır. Doğrudan seçimle belirlenen bir Dünya Meclisi, küresel yasamanın kalbi olmalıdır. İnsanlık onuru ve düşünce özgürlüğü, laiklik, tarafsız mahkemelerce yarglanma, basın özgürlüğü vb. temel hak ve özgürlükler evrensel bir anayasa tarafından güvence altına alınmalıdır. 

  • Savaşın Reddi: Bu meclis, "Savaş hiçbir koşulda meşru değildir" ilkesini evrensel bir anayasal hüküm haline getirmelidir.
  • Silahsızlanma: Silah ticareti, insanlığın güvenliğine karşı işlenmiş bir suç olarak tanımlanmalı ve küresel denetime alınmalıdır.

2. Dünya Yüksek Mahkemesi: Zulmün Dokunulmazlık Zırhını Parçalamak

Ulusal yargının siyasallaştığı veya susturulduğu yerde, tarafsız ve mutlak bağlayıcılığı olan bir Dünya Yüksek Mahkemesi devreye girmelidir. Bu mahkeme, yerel mahkemelerin "ulaşamadığı" veya "görmezden geldiği" suçlar için evrensel bir ysrgı-temyiz makamı olacaktır.

Mahkemenin yetki alanı şu hayati suçları kapsamalıdır:

  • Sistematik Hak İhlalleri: Devletlerin kendi yurttaşlarına karşı yürüttüğü sistematik baskı ve zulüm.
  • Demokrasi Suçları: Seçim hileleri, anayasa ihlalleri, halk iradesinin gaspı ve demokratik süreçlerin manipülasyonu.
  • Siyasi Yolsuzluk: Kamu kaynaklarının küresel finans sistemini kullanarak yağmalanması.
  • Yargısal Zorbalık: Hukukun, muhalifleri susturmak için bir "silah" (lawfare) olarak kullanılması.
  • Ekolojik Kırım: Gezegene ve gelecek nesillere verilen geri dönülmez zararlar.

Asıl amaç; ulusal yargıyı ikame etmek değil, hukuku siyasetçilerin elinde bir oyuncağa dönüşmekten kurtarmaktır. Bu mahkeme, hukuksuzluğu sadece teorik bir ihlal değil; yaptırımı olan, maliyeti yüksek ve tarih önünde utanç verici bir suç haline getirecektir. Bir siyasetçi için halkını ezmek, artık "egemenlik" zırhının arkasına saklanabileceği bir konfor alanı değil, küresel bir yargılanma vakası olacaktır.

Yapay Zeka Destekli Hızlı Adalet

Bu küresel hukuk mimarisi, gücünü yapay zekanın sunduğu devasa veri işleme kapasitesinden alacaktır. Yapay zeka destekli yargılama süreçleri sayesinde; yıllarca süren hantal davalar dönemi kapanacak, ihlaller ve suçlar gerçek zamanlıya yakın bir süratle tespit edilerek karara bağlanacaktır.

Algoritmalar; karmaşık finansal yolsuzluk ağlarını, seçim manipülasyonlarını veya sistematik hak ihlallerini saniyeler içinde analiz ederek mahkemenin önüne sarsılmaz kanıtlar koyacaktır. Bu teknolojik güç, adaletin sadece "doğru" değil, aynı zamanda gecikmeden ve caydırıcı bir hızla tecelli etmesini sağlayarak güç sahiplerinin zaman kazanma manevralarını boşa çıkaracaktır.

IV. Dijital Altyapı: Ütopyadan Gerçeğe

Tarihte ilk kez, küresel bir demokrasiyi inşa edecek teknik altyapı ve güce sahibiz.

  • Blockchain tabanlı güvenli kimlikler,
  • Şeffaf ve anlık dijital oylama sistemleri,
  • Algoritmik şeffaflık ve açık veri.

Teknoloji ya küresel bir gözetim toplumunun kamçısı olacak ya da küresel demokrasinin özgürleştirici altyapısı. Karar bizimdir. Ancak dijitalleşme iki uçlu bir bıçaktır. Ya küresel demokrasiye hizmet eder ya da küresel gözetim ve otoriterliğin aracı olur. Bu nedenle teknoloji, doğru değerlerle ve hukuki güvencelerle birlikte düşünülmelidir.

V. Tarihsel Bir Uyarı

"Bu bir ütopya" diyenlere hatırlatmak gerekir: Köleliğin kaldırılması, kadınların oy hakkı ve sosyal devlet de bir zamanlar "imkânsız" görülen ütopyalardı. Bugün bu fikirlerin önündeki tek engel teknik yetersizlik değil, mevcut düzenin menfaat bekçileridir.

Sonuç olarak; İnsanlık ya ortak vicdanını evrensel bir hukukla taçlandıracak ya da ulusal bencilliklerin, gizli servis komplolarının ve diktatör heveslerinin enkazı altında kalacaktır. Yargının iktidar silahına dönüştüğü, eleştirinin suç sayıldığı, muhaliflerin zindanlarla susturulduğu hiçbir sistem meşru değildir.

İnsan onurunu ihlal eden her uygulama, coğrafyası ne olursa olsun insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur.

Çünkü devletler dokunulmaz, iktidarlar hesap vermekten muaf değildir. Ve hiçbir güç, insan onurundan daha büyük değildir.

Sizce küresel bir hukuk düzeni, ulus-devletlerin bencilliğini yenebilir mi? Düşüncelerinizi yorumlarda, sosyal medya duzlemlerinde paylaşin ve bu manifestonun yayılmasına destek olun.












Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Kez Sürülmüş Halkın Sessizliği: Karamanoğullarının ve Mübadelenin Hafızası

  Bu hikâye benim için bir tarih anlatısı değil; bilinçdışımda   fısıltıyla konuşulan bir hafıza . Anne tarafım Girit’ten, baba tarafım Kavala’dan bu topraklara savrulmuş. Anneannem, Girit’te bir Rum ilkokulunda öğretmenlik yaparken, annesiyle birlikte bir sabah “gitmek zorundasınız” denilerek Anadolu’ya gönderilmiş. Dedem, Girit’ten çıkan 5 kardeşten biri.   Dedemle anneannem yıllarca kendi aralarında Rumca konuştular; o dil, ne tamamen geçmişti ne de bu topraklara aitti —tıpkı onların kalbi gibi. Baba tarafım Kavala’dan İzmir Menemen’e geldi. Toprakla tutunmaya çalışan, yoksul ama inatçı bir hayattı bu. Beş kardeşten yalnızca babam üniversite okuyabildi; diğerleri, göçün bıraktığı yoksulluğu sessizce omuzladı.Ben, iki yakadan gelen bu insanların çocuğuyum, yerinden edilmişliğin çocukları. Bu yazı, işte o yüzden yalnızca Karamanlıların, Giritlilerin, Kavala göçmenlerinin değil; iki kez sürülmüş, iki kez susmuş insanların hikâyesidir.   “Yel eser Karaman’da...

Enkazdan İlham Devşirmek: Modern Kariyer Yalanları ve "Başarılı" İflaslar

  Bu yazıyı dışarıdan bakan bir gözlemci ya da kulaktan dolma bilgilerle konuşan bir eleştirmen olarak yazmıyorum. Bahsettiğim o masalarda oturdum; aynı projelerde ter döktüm, hangi uyarının hangi ego duvarına çarptığını, hangi hataların bile bile örtbas edildiğini yakından izledim. İsim verebilir miyim? Hem de çok rahat. Ama derdim şahıslarla değil. Zira bu çağda hedef göstermek en kolay, sistemi anlamak ise en zor olanı. Asıl meselemiz sadece ekonomik başarısızlıklar değil; asıl mesele, başarısızlığın nasıl olup da bir başarı hikâyesine dönüştürülebildiği. Yıllarca o koltukları liyakatle değil, ilişki ağlarıyla işgal edenlerin; yetkinlikleri sorgulanırken nasıl olup da vazgeçilmez kılındıklarını konuşmalıyız. Bu, hafızası silinmiş bir sistemin, arkasında enkaz bırakanları ısrarla ödüllendirme hikâyesidir. Yüzü Kızarmayan "Başarı" Öyküleri En garibi de bu kişilerin, yarattıkları yıkımın tozları henüz yere inmemişken, hiçbir şey olmamış gibi sosyal mecralarda boy gös...

Kötülük mü Yoksa İyilik mi Daha Bulaşıcı?

Artık biliyorum: Kötülük, iyilikten çok daha bulaşıcı. Hem de sessiz, sinsi bir illet gibi... Tıpkı karanlık bir sis gibi, sinsice sızıyor, fark edilmeden insanların ruhuna işliyor. Ve insanlar, geçmişte maruz kaldıkları kötülükleri, travmaları farkında olmadan gelecekteki ilişkilerine taşıyor. Öfke, hayal kırıklığı, ihanet... Bunlar yalnızca bir anıya dönüşüp silinmiyor; belleğin kuytu köşelerinde birikiyor, zamanla kişiliğin dokusuna siniyor. Davranışlara kök salıyor, söylemlere işliyor, hatta sessizliklerin rengine bürünüyor. Freud’un o çarpıcı tespiti tam bu noktada yankılanıyor: ''Bastırılan asla yok olmuyor; yalnızca şekil değiştirip, en beklenmedik anda, çoğu zaman da en acımasız haliyle geri dönüyor.'' Bu döngünün sonucu ise korkunç: Özgüvenin erimesi, insanlara duyulan güvenin çöküşü... Bir zamanlar öfkeyle lanetlenen davranışlar, farkında olunmadan içselleşiyor ve masum insanların üzerine yöneliyor. Sevgiye aç kalanlar, zamanla sevgiyi iten bir zırha bürünüy...