Ana içeriğe atla

Sürüye Katılmanın Pürüzsüz Bedeli

 


Bir sabah uyanıp da kimse aynaya bakarak şunu demedi: “Vücut tüylerim bir sorun. Bundan kurtulmalıyım.”Bu cümle, insanlık tarihinin içinden gelmez. Bu cümle üretilmiştir.Kadın tıraşı bu nedenle yalnızca bir kişisel bakım alışkanlığı değil; tüketim ekonomisinin ihtiyaç icat etme becerisinin en çıplak metaforlarından biridir. Tüketim ekonomisi, gerçek ihtiyaçlarla yetinmez. Çünkü gerçek ihtiyaçlar sınırlıdır; oysa kâr sınırsız büyümek ister. Liberal ekonominin sıkça tekrarladığı “kaynaklar sınırlı, ihtiyaçlar sınırsız” iddiası ise büyük bir yanılsamadır. Gerçekte sınırsız olan ihtiyaçlar değil, ihtiraslardır. İhtiraslar sınırsızdır; kâr iştahı doymak bilmez. Bu nedenle sistem, var olmayan eksiklikler yaratmak zorundadır.

1900Lü yılların başında kadın tüyü:

  • Ayıp değildi
  • Sorun değildi
  • Tartışma konusu bile değildi

Kimse onu estetik bir kusur olarak kodlamamıştı. Tüy, yalnızca bedenin doğal bir parçasıydı; anlam yüklenmemişti, ahlakla ilişkilendirilmemişti, pazarlanabilir bir problem haline getirilmemişti. Sorun bedenin kendisi değildi; sorun bedenin görünür hale gelmesiydi. Görünürlük, müdahaleyi çağırdı. Müdahale ise pazarı doğurdu.

1. "Herkes Gibi" Olmanın Konforlu Tuzağı

Ortega Y Gasset’ye göre "Kitle İnsanı", kendisini diğerlerinden ayıran hiçbir özelliğe sahip olmayan, sadece "herkes gibi" olduğu için kendini mutlu hisseden kişidir. Kadın tıraşı metaforu üzerinden baktığımızda, jilet sadece tüyleri değil, aslında bireysel iradeyi ve özgünlüğü de tıraş eder.

Gasset, kitle insanının en belirgin özelliğinin "kendini özel bir nedenden ötürü (iyi ya da kötü) değerlendirmeyip, kendisinin 'herkes gibi' olduğunu hissetmekten zevk alması" olduğunu söyler.

Kadın tıraşında jiletin nerede duracağını belirleyen şey, kadının kendi estetik algısı değil, sürünün belirlediği "pürüzsüzlük standardı"dır. Kitleleşme tam burada başlar: Eğer herkes tıraş oluyorsa, tıraş olmak artık bir seçim değil, sürünün içine kabul edilmek için ödenen bir borçtur. Sorgulamayan zihin, bu borcu "kişisel bakım" etiketiyle severek öder.

2. İhtiyaçların Uyruklaşması: Modern Kölelik

Gasset’nin kitle insanı, kendisine sunulan hayatı olduğu gibi kabul eden, mirasını yediği medeniyetin nasıl inşa edildiğini merak etmeyen "şımartılmış çocuk"tur. Tüketim ekonomisi, bu şımartılmış çocuğa "pürüzsüz bir tenin" onun en doğal hakkı olduğunu fısıldar.

Bu noktada uyruklaşma devreye girer. İnsan artık kendi bedeninin efendisi değil, reklam panolarının ve moda endüstrisinin uyruğudur. Kendi doğallığını (tüylerini) bir "işgalci" gibi görür ve onlarla savaşır. Gasset’nin deyimiyle; bu insan tipi "kendi hayatının rotasını çizmekten aciz olduğu için, bir başkasının (piyasanın) çizdiği rotada sürüklenmeyi özgürlük sanır."

3. Sorgulamanın İptali ve "Niteliksiz" Estetik

Sürü insanı için "farklı olmak" bir suçtur. Doğallık, sürünün estetik uyumunu bozan bir pürüzdür. Gasset şunu savunur: “Bugün olan şudur: Niteliksiz olan, nitelikli olandan farklı olduğunu bilmekte ve kendi niteliksizliğini bir hak olarak dayatmaktadır.”

Kadın tıraşı özelinde bu durum şuna evrilir: Doğal olan (tüylü beden) "kirli" veya "bakımsız" olarak damgalanarak marjinalleştirilir. "Normal" olan ise fabrikasyon bir pürüzsüzlüktür. Sorgulamayan zihin, jileti eline aldığında sadece bir tüyü yok etmez; kitle içinde kaybolmanın, "göze batmamanın" huzurunu satın alır.

 

Sonuç: İpleri Görmek Yetmez, Makası Elinize Alın

Gasset bize kitleleşmenin (sürüleşmenin), insanın kendi üzerinde düşünmeyi bırakıp kendini akıntıya bırakması olduğunu hatırlatır. Bugün pürüzsüz bacaklar, botokslu yüzler, dolgulu dudaklar veya standartlaştırılmış gülüşler; aslında kitle insanının "ben de buradayım ve tıpkı sizin gibiyim" deme biçimidir.

Jilet nerede duracağını bilir; çünkü o, senin iradenle değil, toplumun görünmez sınırlarıyla hareket eder. Asıl soru şudur: Jilet cildine değdiğinde  özgürleşiyor musun, yoksa o jileti oraya götüren korkuların (dışlanma, beğenilmeme, ayıplanma) seni bir "sürü nesnesi" haline mi getiriyor.

Gasset’nin dediği gibi: "Yaşamak, başkası olmamaktır." Belki de en büyük devrim, sürünün pürüzsüz aynasında kendi doğal kusurlarını savunabilmektir.

 

 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Kez Sürülmüş Halkın Sessizliği: Karamanoğullarının ve Mübadelenin Hafızası

  Bu hikâye benim için bir tarih anlatısı değil; bilinçdışımda   fısıltıyla konuşulan bir hafıza . Anne tarafım Girit’ten, baba tarafım Kavala’dan bu topraklara savrulmuş. Anneannem, Girit’te bir Rum ilkokulunda öğretmenlik yaparken, annesiyle birlikte bir sabah “gitmek zorundasınız” denilerek Anadolu’ya gönderilmiş. Dedem, Girit’ten çıkan 5 kardeşten biri.   Dedemle anneannem yıllarca kendi aralarında Rumca konuştular; o dil, ne tamamen geçmişti ne de bu topraklara aitti —tıpkı onların kalbi gibi. Baba tarafım Kavala’dan İzmir Menemen’e geldi. Toprakla tutunmaya çalışan, yoksul ama inatçı bir hayattı bu. Beş kardeşten yalnızca babam üniversite okuyabildi; diğerleri, göçün bıraktığı yoksulluğu sessizce omuzladı.Ben, iki yakadan gelen bu insanların çocuğuyum, yerinden edilmişliğin çocukları. Bu yazı, işte o yüzden yalnızca Karamanlıların, Giritlilerin, Kavala göçmenlerinin değil; iki kez sürülmüş, iki kez susmuş insanların hikâyesidir.   “Yel eser Karaman’da...

Enkazdan İlham Devşirmek: Modern Kariyer Yalanları ve "Başarılı" İflaslar

  Bu yazıyı dışarıdan bakan bir gözlemci ya da kulaktan dolma bilgilerle konuşan bir eleştirmen olarak yazmıyorum. Bahsettiğim o masalarda oturdum; aynı projelerde ter döktüm, hangi uyarının hangi ego duvarına çarptığını, hangi hataların bile bile örtbas edildiğini yakından izledim. İsim verebilir miyim? Hem de çok rahat. Ama derdim şahıslarla değil. Zira bu çağda hedef göstermek en kolay, sistemi anlamak ise en zor olanı. Asıl meselemiz sadece ekonomik başarısızlıklar değil; asıl mesele, başarısızlığın nasıl olup da bir başarı hikâyesine dönüştürülebildiği. Yıllarca o koltukları liyakatle değil, ilişki ağlarıyla işgal edenlerin; yetkinlikleri sorgulanırken nasıl olup da vazgeçilmez kılındıklarını konuşmalıyız. Bu, hafızası silinmiş bir sistemin, arkasında enkaz bırakanları ısrarla ödüllendirme hikâyesidir. Yüzü Kızarmayan "Başarı" Öyküleri En garibi de bu kişilerin, yarattıkları yıkımın tozları henüz yere inmemişken, hiçbir şey olmamış gibi sosyal mecralarda boy gös...

Kötülük mü Yoksa İyilik mi Daha Bulaşıcı?

Artık biliyorum: Kötülük, iyilikten çok daha bulaşıcı. Hem de sessiz, sinsi bir illet gibi... Tıpkı karanlık bir sis gibi, sinsice sızıyor, fark edilmeden insanların ruhuna işliyor. Ve insanlar, geçmişte maruz kaldıkları kötülükleri, travmaları farkında olmadan gelecekteki ilişkilerine taşıyor. Öfke, hayal kırıklığı, ihanet... Bunlar yalnızca bir anıya dönüşüp silinmiyor; belleğin kuytu köşelerinde birikiyor, zamanla kişiliğin dokusuna siniyor. Davranışlara kök salıyor, söylemlere işliyor, hatta sessizliklerin rengine bürünüyor. Freud’un o çarpıcı tespiti tam bu noktada yankılanıyor: ''Bastırılan asla yok olmuyor; yalnızca şekil değiştirip, en beklenmedik anda, çoğu zaman da en acımasız haliyle geri dönüyor.'' Bu döngünün sonucu ise korkunç: Özgüvenin erimesi, insanlara duyulan güvenin çöküşü... Bir zamanlar öfkeyle lanetlenen davranışlar, farkında olunmadan içselleşiyor ve masum insanların üzerine yöneliyor. Sevgiye aç kalanlar, zamanla sevgiyi iten bir zırha bürünüy...