Ana içeriğe atla

X,Y,Z Kuşak Etiketlerinin Ötesi: Gerçeği Açıklıyor mu, Gizliyor mu?

 


X, Y, Z… Bugün neredeyseniz, neredeyse her toplumsal analiz bu harflerle başlıyor. Gençlik, siyaset, çalışma hayatı, tüketim alışkanlıkları, hatta ahlâk ve değer yargıları bile bu kuşak etiketleri üzerinden okunmaya çalışılıyor. Oysa bu şablonu kullanmadan önce basit bir soruyu sormamız gerekiyor: Yaş temelli bu segmentasyon (bölümleme) gerçekten neyi açıklıyor ve daha önemlisi, neyi görünmez kılıyor?

Yaş: Analitik bir veri mi, kolaycı bir kısayol mu?

X, Y, Z kuşakları, ilk ortaya çıktığında belirli bir ihtiyaca, özellikle de pazarlama dünyasının tüketim eğilimlerini hızlıca sınıflandırma ihtiyacına cevap veriyordu. Pratik bir araçtı. Ancak bu araç, zamanla kendi bağlamından koptu; bugün sosyal bilimlerden siyasal iletişime kadar geniş bir alanda neredeyse sorgulanmadan, evrensel bir hakikat gibi kullanılıyor.

Sorun tam da bu sosyoekonomik genellemeyle başlıyor. Çünkü yaş, tek başına ne bir hayat deneyimini, ne imkânlara erişimi, ne de geleceğe dair beklentileri açıklayabilir. Aynı yıl doğmuş iki Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının hayatı arasında sosyo-ekonomik uçurumlar olabilir. Biri güvenceli, eğitimli bir ailede büyüyüp Boğaziçi'nde okurken, diğeri çocuk yaşta sanayide çalışmak zorunda kalmış olabilir. Biri hayata borçsuz, sermaye ile başlarken, diğeri üniversite kredisinin faiz yüküyle eksiye geçmiştir.

Bu iki insanı yalnızca doğum yılına bakarak aynı "kuşağa" yerleştirmek, gerçeği analiz etmek değil, tehlikeli bir şekilde basitleştirmektir.

Sosyo-ekonomik bağlamdan kopuk bir anlatı

Kuşak segmentasyonunun en büyük metodolojik kusuru, sınıfı, eşitsizliği ve yapısal sorunları görünmez kılmasıdır. Gelir dağılımı adaletsizliği, eğitim fırsatlarına erişimdeki makasın açılması, coğrafi eşitsizlikler (İstanbul/Hakkari), aile sermayesi ve güvenceli iş imkanlarının yokluğu gibi belirleyici unsurlar hesaba katılmadan yapılan her kuşak analizi, kaçınılmaz olarak yüzeysel ve ideolojik kalır.

Bu yüzeysellik, zamanla ana akım medyada ve siyasette tehlikeli bir "üst anlatıya" (master narrative) dönüşür:

·         Yapısal güvencesizlik, "kuşak sabırsızlığı" veya "sadakatsizliği" olarak etiketlenir.

·         Kronik işsizlik, "çalışmak istemeyen, tembel gençler" söylemiyle geçiştirilir.

·         Yaygın gelecek kaygısı ve apolitikleşme, "Z kuşağının beklentileri çok yüksek" veya "telefona bakmaktan dünyayı görmüyorlar" diye küçümsenir.

Böylece devasa yapısal ekonomik sorunlar, bireysel tutumlara, ahlaki zaaflara veya kişisel tercihlere indirgenir. Sistemsel arızalar konuşulmaz, tüm sorumluluk bireyin omzuna, "kuşağın" karakterine yüklenir.

Başka amaçlarla üretilmiş bir aracın hoyratça kullanımı

X-Y-Z ayrımı, temel olarak Amerikalı pazarlamacılar tarafından tüketim davranışlarını anlamak için tasarlanmıştı. Bugün ise bu araç:

·         Siyasal tercihleri rasyonelleştirmekte,

·         Eğitim sistemindeki krizleri yorumlamakta,

·         Çalışma hayatındaki esnekleşmeyi (prekaryayı) gerekçelendirmekte,

·         Kültürel çatışmaları dramatize etmekte kullanılıyor.

Bu, bir tornavidayı çekiç olarak kullanmaya benzer. Bir ölçüm aracını bağlamından koparıp, evrensel bir sosyal bilim hakikati gibi sunmaktır. Araç, amacını aşmakla kalmadı; yer yer gerçeğin üzerini örten kalın bir perdeye dönüştü.

Kuşak çatışması mı, sınıfsal kopuş mu?

Bugün toplumda yaşadığımız birçok gerilim, genellikle iddia edildiği gibi klasik bir "kuşaklararası çatışmadan" (jenerasyon kavgası) çok, sosyo-ekonomik ve sınıfsal bir kopuşun, adaletsizliğin sonucudur. Ancak bu sınıfsal kopuşu ve eşitsizliğin boyutunu kabul etmek, siyasi iktidarlar ve sermaye sahipleri için politik ve ekonomik sorumluluk doğurur. Kuşak anlatısı ise bu sorumluluğu ustaca dağıtır, hatta buharlaştırır.

"Bizim zamanımızda böyle değildi" cümlesiyle başlayan her kuşak tartışması, aslında şu temel gerçeği itiraf etmekten kaçınır: Ekonomik ve sosyal koşullar kökten, geri dönülemez biçimde değişti ve kötüleşti.

Sonuç: Etiketlerle düşünmenin sınırı

Bugün hâlâ X, Y, Z, Alfa hatta Beta üzerinden konuşmak, karmaşık toplumsal gerçekliği basmakalıp harflerle yönetme kolaycılığıdır. Bu etiketler, yalnızca dar bir tüketim analizi alanında veya popüler kültürde işe yarayabilir; ancak derinlikli bir sosyal ve siyasal analiz için güvenilir bir zemin oluşturmaz.

Eleştirilmesi gereken şey yalnızca "kuşak" kavramı değil, bu kavrama yüklenen aşırı anlam ve açıklama gücüdür. Gerçekliği sahici bir şekilde anlamak istiyorsak, yaş ortalamasının ötesine geçmek; sosyo-ekonomik veriyi, sınıfsal konumları, eğitim seviyesini, coğrafyayı ve tarihsel koşulları analizin merkezine almak zorundayız.

Aksi halde kuşaklar hakkında çok konuşur, ama Türkiye'nin ve dünyanın asıl gerçeğini ıskalarız.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Kez Sürülmüş Halkın Sessizliği: Karamanoğullarının ve Mübadelenin Hafızası

  Bu hikâye benim için bir tarih anlatısı değil; bilinçdışımda   fısıltıyla konuşulan bir hafıza . Anne tarafım Girit’ten, baba tarafım Kavala’dan bu topraklara savrulmuş. Anneannem, Girit’te bir Rum ilkokulunda öğretmenlik yaparken, annesiyle birlikte bir sabah “gitmek zorundasınız” denilerek Anadolu’ya gönderilmiş. Dedem, Girit’ten çıkan 5 kardeşten biri.   Dedemle anneannem yıllarca kendi aralarında Rumca konuştular; o dil, ne tamamen geçmişti ne de bu topraklara aitti —tıpkı onların kalbi gibi. Baba tarafım Kavala’dan İzmir Menemen’e geldi. Toprakla tutunmaya çalışan, yoksul ama inatçı bir hayattı bu. Beş kardeşten yalnızca babam üniversite okuyabildi; diğerleri, göçün bıraktığı yoksulluğu sessizce omuzladı.Ben, iki yakadan gelen bu insanların çocuğuyum, yerinden edilmişliğin çocukları. Bu yazı, işte o yüzden yalnızca Karamanlıların, Giritlilerin, Kavala göçmenlerinin değil; iki kez sürülmüş, iki kez susmuş insanların hikâyesidir.   “Yel eser Karaman’da...

Enkazdan İlham Devşirmek: Modern Kariyer Yalanları ve "Başarılı" İflaslar

  Bu yazıyı dışarıdan bakan bir gözlemci ya da kulaktan dolma bilgilerle konuşan bir eleştirmen olarak yazmıyorum. Bahsettiğim o masalarda oturdum; aynı projelerde ter döktüm, hangi uyarının hangi ego duvarına çarptığını, hangi hataların bile bile örtbas edildiğini yakından izledim. İsim verebilir miyim? Hem de çok rahat. Ama derdim şahıslarla değil. Zira bu çağda hedef göstermek en kolay, sistemi anlamak ise en zor olanı. Asıl meselemiz sadece ekonomik başarısızlıklar değil; asıl mesele, başarısızlığın nasıl olup da bir başarı hikâyesine dönüştürülebildiği. Yıllarca o koltukları liyakatle değil, ilişki ağlarıyla işgal edenlerin; yetkinlikleri sorgulanırken nasıl olup da vazgeçilmez kılındıklarını konuşmalıyız. Bu, hafızası silinmiş bir sistemin, arkasında enkaz bırakanları ısrarla ödüllendirme hikâyesidir. Yüzü Kızarmayan "Başarı" Öyküleri En garibi de bu kişilerin, yarattıkları yıkımın tozları henüz yere inmemişken, hiçbir şey olmamış gibi sosyal mecralarda boy gös...

Kötülük mü Yoksa İyilik mi Daha Bulaşıcı?

Artık biliyorum: Kötülük, iyilikten çok daha bulaşıcı. Hem de sessiz, sinsi bir illet gibi... Tıpkı karanlık bir sis gibi, sinsice sızıyor, fark edilmeden insanların ruhuna işliyor. Ve insanlar, geçmişte maruz kaldıkları kötülükleri, travmaları farkında olmadan gelecekteki ilişkilerine taşıyor. Öfke, hayal kırıklığı, ihanet... Bunlar yalnızca bir anıya dönüşüp silinmiyor; belleğin kuytu köşelerinde birikiyor, zamanla kişiliğin dokusuna siniyor. Davranışlara kök salıyor, söylemlere işliyor, hatta sessizliklerin rengine bürünüyor. Freud’un o çarpıcı tespiti tam bu noktada yankılanıyor: ''Bastırılan asla yok olmuyor; yalnızca şekil değiştirip, en beklenmedik anda, çoğu zaman da en acımasız haliyle geri dönüyor.'' Bu döngünün sonucu ise korkunç: Özgüvenin erimesi, insanlara duyulan güvenin çöküşü... Bir zamanlar öfkeyle lanetlenen davranışlar, farkında olunmadan içselleşiyor ve masum insanların üzerine yöneliyor. Sevgiye aç kalanlar, zamanla sevgiyi iten bir zırha bürünüy...