“Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?” sorusu ilk bakışta masum görünse de, aslında hatalı kurgulanmış bir ikilemdir. Bilmek; ayakların katettiği mesafeyle değil, zihnin kurduğu bağlar ve düşünsel üretimle ilgilidir. Bugün "gezmek" kutsanırken; düşünmek, yazmak ve sorgulamak tehlikeli bir biçimde geri plana itiliyor. Yaşanan şey tam olarak şudur: Sadece uçağa, arabaya veya trene binip yer değiştirme eylemi, "bilgi edinmek" ile karıştırılıyor.
Uçaklar, arabalar ve kruvaziyerler gökyüzünü karbonla, okyanusları ağır metallerle dolduruyor; devasa oteller doğayı betona gömüyor. “Aktivite” adı altında ekosistemler parça parça yok ediliyor. Yeryüzünün en ücra köşeleri—Amazonlar’dan Antarktika’ya kadar—artık kalabalıkların istilası altında. Peki, bütün bu yıkım ne için?
Cevap basit olduğu kadar rahatsız edici: Bireysel hazza dayalı, içi boş bir deneyim duygusu için.
Bilgiden ve amaçtan yoksun bir gezi; deneyim değil, yalnızca tüketimdir. Napolyon’un dünya uygarlığı üzerindeki etkisinden habersiz birinin, Paris’te bir Napolyon heykeli önünde fotoğraf çektirip Instagram’a yüklemesi bir anı biriktirme eylemi değildir; bu, cehaletin belgelenmesidir. Orada mekânla temas yoktur, tarih yoktur, bağlam yoktur; sadece görüntü ve anlık haz vardır.
Yolculuk, popüler "anda kalma" kavramıyla karıştırılmamalıdır. "Anda kalmak" duyusal bir durumdur ve anlık haz üretir. Oysa gerçek bir yolculuk tutarlılık, amaç ve strateji ister; öncesinde bilgi, sonrasında ise derin bir düşünce talep eder. İç donanımı zayıf bir zihin, dışarıda ne görürse görsün onu sentezleyemez. Malzeme yoksa, anlam da yoktur.
Bu yüzeysel gezi anlayışı yalnızca doğayı değil, insanı da tahrip ediyor. Bugün “cazip destinasyon” olarak pazarlanan pek çok yer, yerel halk için artık yaşanmaz halde. Mahalleler otel lobisine, sokaklar tema parkına dönüşürken; insanlar kendi memleketlerinde birer figüran gibi yaşamaya zorlanıyor. Artan kiralar, gürültü ve mahremiyet kaybı gündelik hayatı kemiriyor. Bu durum bazı bölgelerde rahatsızlık boyutunu aşarak bir tacize dönüşmüş durumda: Sürekli fotoğraf çeken, sınır tanımayan kalabalıklar; yerel halkın zamanına, sesine ve bedenine müdahale ediyor. Bu bir tesadüf değil; kâr uğruna insan sürülerini bilinçli bir biçimde yerel hayatın üzerine salan sistemin doğal bir sonucudur.
Turizmin ekonomik faydaları ise çoğu zaman bir illüzyondan ibarettir. Kazananlar her zaman zincir oteller, küresel tur operatörleri ve büyük sermayedir. Yerel halkın payına düşen ise güvencesiz işler, yükselen yaşam maliyetleri ve düşen yaşam kalitesidir. Kâr yukarıya akarken, bedel doğaya ve aşağıda yaşayanlara kesilir.
Okumayan gezgin, saygısız gezgindir. Çünkü insan bilmediği şeyi anlayamaz, anlamadığı şeye de özen gösteremez. Böylece turizm, kültürel bir temas olmaktan çıkar; steril, gürültülü ve parıltılı bir "modern kolonizasyon" biçimine dönüşür. Mekân da insan da hızla tüketilir.
Mesele gezmekle okumak arasında bir tercih yapmak değil, bilmeden gezmenin kutsanmasına itiraz etmektir. Bilgi, yolculuğun ön koşuludur. Mesafeleri anlamlı kılan tek şey kültürel birikimdir. Aksi takdirde yeryüzü sadece bir tüketim nesnesi, insanlar dekor, şehirler ise sosyal medya içeriği olmaktan öteye gidemez.
Bugün ihtiyacımız olan şey daha fazla seyahat değil; daha az ama daha bilinçli yolculuklardır. Dünyayı sadece dolaşan değil, onu korumaya ve dönüştürmeye katkı sunan; "yaşanabilir bir gezegen" fikrini besleyen etik değerler üretmektir asıl ihtiyaç. Yolculuk, tüketimi artırmanın değil, sorumluluğu derinleştirmenin bir yolu olmalıdır.
Özetle mesele şudur: Daha az görüntü, daha çok kavrayış; daha az tüketim, daha çok gerçek temas.
Çünkü dünya bir vitrin değil; üzerinde birlikte yaşadığımız, anlamak ve korumak zorunda olduğumuz ortak yuvamızdır.

Yorumlar
Yorum Gönder