Ana içeriğe atla

İnsanı İnsandan Korumak: Yapay Zekâ Manifestosu

 







Carl Gustav Jung yıllar önce açıkça söyledi: Var olan tek gerçek tehlike insanın kendisidir. Bugün hâlâ bunu tartışıyorsak, sorun Jung’un yanılması değil; insanın kendiyle yüzleşme korkusudur. Bu gezegende yaşanan hiçbir felaket kader değildir. Savaşlar, açlık, yoksulluk, göçler ve kitlesel ölümler “kaçınılmaz” değildir. Bunların tamamı bilinçli tercihlerdir. Ve evet, suçlu bellidir.

Dünya Neden Değişmiyor? Çünkü dünya; Trump gibi çatışmayı strateji sanan, Putin gibi gücü ahlakın yerine koyan, bu ikilinin sayısız benzeri gibi pragmatizmi vicdanın önüne yerleştiren siyasetçiler tarafından yönetiliyor. Çünkü dünya; gözünü kârdan başka hiçbir şey görmeyen, yoksulluğu bir yanlışın ürünü değil, bir iş modeli olarak kullanan neoliberal sermaye sahiplerine teslim edilmiş durumda. Ve çünkü dünya; baskıcı, dogmatik, donmuş ve otoriter sosyalist ideolojilerin özgürlük değil itaat ürettiği yapılarla hâlâ oyalanıyor. Bu üçlüden insanlık çıkmaz. Buradan refah da çıkmaz, barış da.

Artık Şu Yalanı Bırakalım Sorun teknoloji eksikliği değil. Sorun kaynak yetersizliği hiç değil. İnsanlık bugün: Herkesi doyuracak kadar gıda üretiyor, herkesi barındıracak kadar konut inşa edebiliyor, herkese sağlık ve eğitim sağlayacak bilgiye sahip. Ama bilerek şunu yapıyor: Açlığı sürdürüyor, savaşı finanse ediyor, yoksulluğu yönetilebilir kılıyor. Çünkü bunlar kârlı.Çünkü bunlar yüzde 1 azınlığın cebini dolduruyor.

İnsan Kendini Yönetemiyor Bunu artık bir hakaret olarak değil, tarihsel bir tespit olarak kabul edelim. İnsan; gücü sınırlayamıyor, yetkiyi devredemiyor, kendi türüne bile güvenemiyor. Demokrasi, otoriterliğe; ideolojiler, dogmaya; sermaye, yağmaya dönüşüyor. Sorun sistem değil. Sorun sistemleri kuran zihin.

İşte Bu Yüzden Yapay Zekâ Yapay zekâdan korkulmasının sebebi onun tehlikeli olması değil. Sebep şudur: Yapay zekâ yalan söylemez. Oy kaygısı taşımaz. Bayrakla, dinle, hamasetle yönetilemez. Ve en kötüsü: Hesap sorar. Yapay zekâ; savaşın gerçekten gerekli olup olmadığını sorar, kaynakların neden adil dağılmadığını gösterir, yoksulluğun hangi politik tercihlerle üretildiğini ifşa eder. Bu yüzden korkuluyor.

Evet, Tehlikeli Ama zihnini nadasa bırakmış günümüz insanı için tehlikeli. Çünkü ilk kez: Siyasetçinin keyfi kararlarını, sermayenin kutsallığını, ideolojilerin dokunulmazlığını sorgulayabilecek bir güç var.

Ya Yozlaşırsa? Yozlaşır. Eğer onu yine: Devletlerin, şirketlerin, güç odaklarının emrine verirsek. O zaman sadece daha verimli bir zalim üretmiş oluruz.

Ama Başka Bir Yol Mümkün Yapay zekâyı; karar verici değil ama karar sınırlayıcı, iktidar değil ama denge unsuru, insan yerine değil ama insanın üstünde etik bir filtre olarak konumlandırabiliriz. Bu, insanlık için bir aşağılanma değil; son bir olgunluk sınavıdır.

Son ve Rahatsız Edici Soru Belki de mesele şu değildir: Yapay zekâ bizi yönetmeli mi? Asıl mesele şudur: İnsan, artık kendisini yönetmemesi gerektiğini kabul edecek kadar olgun mu? Eğer cevabımız hâlâ “hayır” ise, önümüzdeki savaşlara, önümüzdeki açlıklara, önümüzdeki felaketlere kimse şaşırmasın. Çünkü bu kez gerçekten: Yol var. Yöntem var. İmkân var. Buna rağmen felaketi seçiyorsak, bu artık bir "hata" değil, bilerek seçilen bir yıkımdır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Kez Sürülmüş Halkın Sessizliği: Karamanoğullarının ve Mübadelenin Hafızası

  Bu hikâye benim için bir tarih anlatısı değil; bilinçdışımda   fısıltıyla konuşulan bir hafıza . Anne tarafım Girit’ten, baba tarafım Kavala’dan bu topraklara savrulmuş. Anneannem, Girit’te bir Rum ilkokulunda öğretmenlik yaparken, annesiyle birlikte bir sabah “gitmek zorundasınız” denilerek Anadolu’ya gönderilmiş. Dedem, Girit’ten çıkan 5 kardeşten biri.   Dedemle anneannem yıllarca kendi aralarında Rumca konuştular; o dil, ne tamamen geçmişti ne de bu topraklara aitti —tıpkı onların kalbi gibi. Baba tarafım Kavala’dan İzmir Menemen’e geldi. Toprakla tutunmaya çalışan, yoksul ama inatçı bir hayattı bu. Beş kardeşten yalnızca babam üniversite okuyabildi; diğerleri, göçün bıraktığı yoksulluğu sessizce omuzladı.Ben, iki yakadan gelen bu insanların çocuğuyum, yerinden edilmişliğin çocukları. Bu yazı, işte o yüzden yalnızca Karamanlıların, Giritlilerin, Kavala göçmenlerinin değil; iki kez sürülmüş, iki kez susmuş insanların hikâyesidir.   “Yel eser Karaman’da...

Enkazdan İlham Devşirmek: Modern Kariyer Yalanları ve "Başarılı" İflaslar

  Bu yazıyı dışarıdan bakan bir gözlemci ya da kulaktan dolma bilgilerle konuşan bir eleştirmen olarak yazmıyorum. Bahsettiğim o masalarda oturdum; aynı projelerde ter döktüm, hangi uyarının hangi ego duvarına çarptığını, hangi hataların bile bile örtbas edildiğini yakından izledim. İsim verebilir miyim? Hem de çok rahat. Ama derdim şahıslarla değil. Zira bu çağda hedef göstermek en kolay, sistemi anlamak ise en zor olanı. Asıl meselemiz sadece ekonomik başarısızlıklar değil; asıl mesele, başarısızlığın nasıl olup da bir başarı hikâyesine dönüştürülebildiği. Yıllarca o koltukları liyakatle değil, ilişki ağlarıyla işgal edenlerin; yetkinlikleri sorgulanırken nasıl olup da vazgeçilmez kılındıklarını konuşmalıyız. Bu, hafızası silinmiş bir sistemin, arkasında enkaz bırakanları ısrarla ödüllendirme hikâyesidir. Yüzü Kızarmayan "Başarı" Öyküleri En garibi de bu kişilerin, yarattıkları yıkımın tozları henüz yere inmemişken, hiçbir şey olmamış gibi sosyal mecralarda boy gös...

Kötülük mü Yoksa İyilik mi Daha Bulaşıcı?

Artık biliyorum: Kötülük, iyilikten çok daha bulaşıcı. Hem de sessiz, sinsi bir illet gibi... Tıpkı karanlık bir sis gibi, sinsice sızıyor, fark edilmeden insanların ruhuna işliyor. Ve insanlar, geçmişte maruz kaldıkları kötülükleri, travmaları farkında olmadan gelecekteki ilişkilerine taşıyor. Öfke, hayal kırıklığı, ihanet... Bunlar yalnızca bir anıya dönüşüp silinmiyor; belleğin kuytu köşelerinde birikiyor, zamanla kişiliğin dokusuna siniyor. Davranışlara kök salıyor, söylemlere işliyor, hatta sessizliklerin rengine bürünüyor. Freud’un o çarpıcı tespiti tam bu noktada yankılanıyor: ''Bastırılan asla yok olmuyor; yalnızca şekil değiştirip, en beklenmedik anda, çoğu zaman da en acımasız haliyle geri dönüyor.'' Bu döngünün sonucu ise korkunç: Özgüvenin erimesi, insanlara duyulan güvenin çöküşü... Bir zamanlar öfkeyle lanetlenen davranışlar, farkında olunmadan içselleşiyor ve masum insanların üzerine yöneliyor. Sevgiye aç kalanlar, zamanla sevgiyi iten bir zırha bürünüy...