Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Kimin Hayatını Yaşıyorum?

  Sabah uyandığımda aynaya baktığında gördüğüm kişi gerçekten ben miyim, yoksa başkalarının benim üzerime yapıştırdığı etiketlerin bir toplamı mı? Dünya bugün devasa bir "aynalar labirenti" gibi. Ama bu aynaların hiçbiri düz değil; kimi beni olduğumdan zayıf gösteriyor, kimi olduğumdan cüce, kimi ise dev. Osho’nun dediği gibi; birisi geliyor "Çok zekisin" diyor, kendimizi dahi sanıyoruz. Bir başkası "Yetersizsin" diyor, bir anda yerin dibine giriyoruz. Hayatımızı, bu aynalardaki görüntümüzü düzeltmeye çalışarak, yani başkalarının fikirlerine "bağımlı" bir köle olarak harcıyoruz. Geçen ay Urla'da bir arkadaşımın evinde, etnik kimlikler üzerinden kimsenin kimseyi ikna edemeyeceği bir tartışmaya tanıklık ettim. Taraflardan hiçbiri şu can alıcı soruları sormadı: "Bu etnik kimlikler, ülke sınırları, diller neden çıktı? İnsanlar neden böyle binlerce farklı parçaya ayrıldı? Bu bölünmüşlüğün gerçek nedenleri ne?" Bu soruları sormak y...

Anonim Kalma Hakkını Yasaklamak: Demokrasinin Işığını Söndürmektir

  Adalet Bakanlığı’nın sosyal medyada anonim hesapların kapatılmasına yönelik kararı, yalnızca teknik bir düzenleme değildir; demokrasinin sinir uçlarına dokunan siyasal bir tercihtir. Çünkü anonimlik, dijital çağda ifade özgürlüğünün en kırılgan ama en hayati zırhıdır. Demokrasi, çoğunluğun yönetimi kadar azınlığın korunması rejimidir. Güç karşısında kırılgan olanın, işini, güvenliğini ya da toplumsal statüsünü kaybetme riski taşıyanın konuşabilmesi için bazen adını saklaması gerekir. Tarih boyunca muhbirler, insan hakları savunucuları ve otoriter eğilimlere karşı direnenler çoğu zaman anonim kalmak zorunda kalmıştır. Anonimliği ortadan kaldırmak, yalnızca “kötü niyetli hesapları” değil, aynı zamanda korku ikliminde nefes almaya çalışan sıradan yurttaşı da susturur. Anonimlik Hakkının Hukuki Zemini Anonimlik, anayasalarda çoğu zaman açık bir başlık olarak yer almaz; ancak ifade özgürlüğü ve özel hayatın korunması hakkının doğal uzantısıdır. Türkiye’de Anayasa’nın 20. maddesi...

Yapay Zekâ Çağında Büyük Yol Ayrımı: Özgürlük mü, Yeni Bir Kölelik mi?

  Tarih tekerrür ediyor: Dünya devasa bir eşikten geçerken, toplumun %90’ı her zamanki o derin uyuşukluğuyla olup biteni sadece seyrediyor. Biraz "kafası çalışan" herkes yapay zekânın gelir paylaşımını, çalışanları nasıl yerle bir edeceğini tartışırken; kitlelerin büyük çoğunluğu bu teknolojiyi akşam yemeği tarifi sormak, burç yorumu okumak, sohbet geresinimlerini karşılamak ya da fotoğraflarını düzeltmek için kullanıyor. İnsanlık, kendi geleceğinin anahtarını elinde tutan bu gücü magazinleştirerek tüketirken, arka planda mülkiyetin ve emeğin tanımı sonsuza dek değişiyor. Yapay zekâ tartışmaları iki uçurumun arasında sıkışmış durumda: Bir tarafta teknolojik bir cennet vaat eden "mucize" anlatıları, diğer tarafta ise robotların işimizi elimizden alacağı "felaket" senaryoları. Oysa asıl mesele ne mucize ne de felaket. Asıl mesele: Mülkiyet. Siz bu değişimin neresindesiniz? Seyirci koltuğunda mı, yoksa masada mı? 1. Sorun Algoritmalar Değil, Tapu Kayıtlar...

Yalnızlık mı, Tek Taraflı Kalabalık mı?

Artık bazı şeyleri yapmayı bıraktım. Aramayı bıraktım. Mesaj atmayı bıraktım. Hatırlatmayı, davet etmeyi, özel günleri kutlamayı bıraktım. Ve fark ettim ki bazı ilişkiler benim ugraşım sonucu ayakta duruyormuş. Oysa iletişim dediğimiz şey iki yakası olan bir köprüdür,  tek tarafli iletişim bağ değil; yüktür. Sürekli sen arıyorsan, sen soruyorsan, sen hatırlıyorsan, sen toparlıyorsan… Orada iletişim yoktur. Orada alışkanlıkla sürdürülen, tek taraflı bir bağ vardır. Bazen bilerek sessizleşmek gerekir. Geri çekilip bakmak: Kim fark edecek? Kim arayacak? Kim merak edecek? Ve çoğu zaman gerçekle yüzleşirsin: Sen sustuğunda, herkes sus pus olmuştur. Aslında bu bir kayıp değildir. Bu bir ayıklamadır. Kendi yokluğunda kimlerin eksildiğini görmek, hayatın en dürüst aynasıdır. Peki ya yalnızlık?  Kötü bir şey mi yalnızlık? Kesinlikle hayır. Zorunlu kalabalık çok daha kötüdür. Yan yanayken bile anlaşılmamak, konuşurken karşılık bulamamak… Bunlar, yalnızlıktan çok daha ağırd...

Görünmez Giyotinler: Modern Dünyada "Aykırı" Olmak

Adaletsiz zulüm, kurbanını acı çektiği o ana hapseder; o an, tarihin akışı içinde donup kalır. İktidarlar değişir, yüzyıllar geçer ama o adaletsizliğin kurbanları birer mihenk taşı gibi orada durmaya devam eder. Öyle ki bugünün yönetenleri bile, geçmişin o mağdur kahramanlarının mirası üzerinden yargılanır. Evet, "Bazı insanlar ölür; bazıları ise öldürüldükleri yerde kalır ve çağlar boyunca iktidarların aynasında tekrar tekrar görünür." Bazı zihinler toprağa düşse de savundukları fikirlerle her devrin pusulası olmayı sürdürür. Onlar sıradan birer ölü değil, her yeni adaletsizliğin karşısına dikilen sarsılmaz birer anıttır. Güç sahipleri, kurdukları düzenin kusursuz olduğuna inanmak istediklerinde o aynaya bakarlar; ancak orada kendi suretlerini değil, susturmaya çalıştıkları zihinlerin geçmişten güne uzanan yankısını görürler. Zulmün olduğu her yerde, o "öldürülenler" aslında en canlı tanıklardır. Tarihin Kırılma Noktaları: Bruno ve Diğerleri Giordano Bruno’yu d...

İnsan Neden Değişmedi?

  Bilim açıkladı. Felsefe binlerce yıldır sordu. Edebiyat, tiyatro ve sinema defalarca aynayı yüzümüze tuttu. Ancak binlerce yıllık bir süreçte insan, ne dönüştü ne de değişti. Modern dünyanın parlak ışıkları altında hâlâ mağaradaki o ilkel dürtülerle hareket ediyoruz. Peki, neden? Neden teknoloji bu kadar ilerlerken zihinsel evrimimiz yerinde sayıyor? Cevap aslında çarpıcı bir gerçekte gizli: İnsan, iyi olmak için değil, hayatta kalmak için evrimleşti. Ahlak, vicdan, sağduyu ve adalet; bunlar doğuştan gelen biyolojik reflekslerimiz değil, toplumsal düzen adına sonradan inşa ettiğimiz değerler. Direksiyonun başında hâlâ o kadim içgüdüler oturuyor. Bu yüzden yalan, kötülük, bitmiyor. Yalan, çoğu zaman gerçeğe göre çok daha "kullanışlı" bir araç. Bugün iş, aile ve aşk ilişkilerinde yalanın en belirleyici edim olmasının sebebi bu.  Çünkü: Gerçek sorumluluk ister; omuzlarınıza ağır bir yük bindirir. Yalan rahatlatır; anlık konfor sağlar. Gerçek karmaşıktır;...

Sürüye Katılmanın Pürüzsüz Bedeli

  Bir sabah uyanıp da kimse aynaya bakarak şunu demedi: “Vücut tüylerim bir sorun. Bundan kurtulmalıyım.”Bu cümle, insanlık tarihinin içinden gelmez. Bu cümle üretilmiştir.Kadın tıraşı bu nedenle yalnızca bir kişisel bakım alışkanlığı değil; tüketim ekonomisinin ihtiyaç icat etme becerisinin en çıplak metaforlarından biridir. Tüketim ekonomisi, gerçek ihtiyaçlarla yetinmez. Çünkü gerçek ihtiyaçlar sınırlıdır; oysa kâr sınırsız büyümek ister. Liberal ekonominin sıkça tekrarladığı “kaynaklar sınırlı, ihtiyaçlar sınırsız” iddiası ise büyük bir yanılsamadır. Gerçekte sınırsız olan ihtiyaçlar değil, ihtiraslardır. İhtiraslar sınırsızdır; kâr iştahı doymak bilmez. Bu nedenle sistem, var olmayan eksiklikler yaratmak zorundadır. 1900Lü yılların başında kadın tüyü: Ayıp değildi Sorun değildi Tartışma konusu bile değildi Kimse onu estetik bir kusur olarak kodlamamıştı. Tüy, yalnızca bedenin doğal bir parçasıydı; anlam yüklenmemişti, ahlakla ilişkilendirilmemişti, pazarlanabilir ...

Görüntü Çok, Kavrayış Yok: Yolculuğun İçi Nasıl Boşaltıldı?

  “Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?” sorusu ilk bakışta masum görünse de, aslında hatalı kurgulanmış bir ikilemdir. Bilmek; ayakların katettiği mesafeyle değil, zihnin kurduğu bağlar ve düşünsel üretimle ilgilidir. Bugün "gezmek" kutsanırken; düşünmek, yazmak ve sorgulamak tehlikeli bir biçimde geri plana itiliyor. Yaşanan şey tam olarak şudur: Sadece uçağa, arabaya veya trene binip yer değiştirme eylemi, "bilgi edinmek" ile karıştırılıyor. Uçaklar, arabalar ve kruvaziyerler gökyüzünü karbonla, okyanusları ağır metallerle dolduruyor; devasa oteller doğayı betona gömüyor. “Aktivite” adı altında ekosistemler parça parça yok ediliyor. Yeryüzünün en ücra köşeleri—Amazonlar’dan Antarktika’ya kadar—artık kalabalıkların istilası altında. Peki, bütün bu yıkım ne için? Cevap basit olduğu kadar rahatsız edici:  Bireysel hazza dayalı, içi boş bir deneyim duygusu için.   Bilgiden ve amaçtan yoksun bir gezi; deneyim değil, yalnızca tüketimdir. Napolyon’un dünya uygarlığı üzeri...

X,Y,Z Kuşak Etiketlerinin Ötesi: Gerçeği Açıklıyor mu, Gizliyor mu?

  X, Y, Z… Bugün neredeyseniz, neredeyse her toplumsal analiz bu harflerle başlıyor. Gençlik, siyaset, çalışma hayatı, tüketim alışkanlıkları, hatta ahlâk ve değer yargıları bile bu kuşak etiketleri üzerinden okunmaya çalışılıyor. Oysa bu şablonu kullanmadan önce basit bir soruyu sormamız gerekiyor: Yaş temelli bu segmentasyon (bölümleme) gerçekten neyi açıklıyor ve daha önemlisi, neyi görünmez kılıyor? Yaş: Analitik bir veri mi, kolaycı bir kısayol mu? X, Y, Z kuşakları, ilk ortaya çıktığında belirli bir ihtiyaca, özellikle de pazarlama dünyasının tüketim eğilimlerini hızlıca sınıflandırma ihtiyacına cevap veriyordu. Pratik bir araçtı. Ancak bu araç, zamanla kendi bağlamından koptu; bugün sosyal bilimlerden siyasal iletişime kadar geniş bir alanda neredeyse sorgulanmadan, evrensel bir hakikat gibi kullanılıyor. Sorun tam da bu sosyoekonomik genellemeyle başlıyor. Çünkü yaş, tek başına ne bir hayat deneyimini, ne imkânlara erişimi, ne de geleceğe dair beklentileri açıklayab...

Bir Gezegenin Ahlaki İflası: Küresel Demokrasi ve Dünya Hukuku

  Bu dünya; insan onurunun sınır kapılarında rehin tutulduğu, piyasaların insafına terk edildiği ve savaş alanlarında yok sayıldığı bir gezegendir. Mevcut düzen; adalete değil güce, refaha değil zorbalığa, eşitliğe değil derin gelir uçurumlarına hizmet ediyor. Uluslararası ilişkiler, hâlâ Orta Çağ’dan kalma bir karanlıkla yönetiliyor: Güçlünün hukuku, zayıfın kaderi. Devletler kendi ulusal çıkarlarını kutsallaştırırken, insanlığın ortak geleceğini sistematik bir hırsla ateşe atıyor. Adına "uluslararası düzen" denilen bu köhne yapı; kurumları, kuralları ve felç olmuş zihniyetiyle ne adalet üretebilir ne de barış inşa edebilir. Aksine bu yapı, imtiyazlı azınlığın çıkarlarını koruyan, savaşı meşrulaştıran ve sefaleti kalıcı kılan bir illüzyondur. I. Egemenlik Yanılsaması: Bir Dokunulmazlık Zırhı mı? Egemenlik kavramı, bugün insanlık onurunu çiğnemenin yasal kalkanı haline getirilmiştir. Oysa gerçek şudur: Egemenlik, zulmetme hakkı değildir. Devletler yurttaşlarının efendi...

Doğa mı, Yoksa Biz mi? Dünyayı Kim Cehenneme Çevirdi?

  İnsanlık tarihi boyunca kendimize hep aynı soruyu sorduk: "Ben kimim?" Bir yanda zihnimizin doğuştan "Boş bir Levha"  olduğunu ve her şeyin eğitimle, sosyal çevre ve kültürle şekillendiğini savunanlar; diğer yanda her şeyin genlerimizde ve o gizemli "Kolektif Bilinç Dışında" yazılı olduğunu söyleyenler...  Bu kadim tartışma, Erich Fromm’un Şükrü Alpagut tarafından Türkçeye kazandırılan İnsanda Yıkıcılığın Kökenleri adlı eserinde en derinlikli analizine ulaşır. Fromm, "içgüdücüler" ile "davranışçılar" arasındaki bu bitmek bilmeyen savaşı detaylarıyla ortaya koyarken, sarsıcı bir gerçeğin altını çizer: İnsandaki gerçek kötülük ve yıkıcılık, doğuştan gelen biyolojik bir miras değil; sosyal ve kültürel koşullar altında sonradan inşa edilen bir "karakter yapısıdır". Yani doğa bizi hayatta kalmaya programlar, ancak dünyayı bir cehenneme çevirme potansiyelini, türdaşlarımıza zulüm etmeyi, suç işlemeyi bize toplum öğretir. Bugü...

İnsanı İnsandan Korumak: Yapay Zekâ Manifestosu

  Carl Gustav Jung yıllar önce açıkça söyledi: Var olan tek gerçek tehlike insanın kendisidir. Bugün hâlâ bunu tartışıyorsak, sorun Jung’un yanılması değil; insanın kendiyle yüzleşme korkusudur. Bu gezegende yaşanan hiçbir felaket kader değildir. Savaşlar, açlık, yoksulluk, göçler ve kitlesel ölümler “kaçınılmaz” değildir. Bunların tamamı bilinçli tercihlerdir. Ve evet, suçlu bellidir. Dünya Neden Değişmiyor? Çünkü dünya; Trump gibi çatışmayı strateji sanan, Putin gibi gücü ahlakın yerine koyan, bu ikilinin sayısız benzeri gibi pragmatizmi vicdanın önüne yerleştiren siyasetçiler tarafından yönetiliyor. Çünkü dünya; gözünü kârdan başka hiçbir şey görmeyen, yoksulluğu bir yanlışın ürünü değil, bir iş modeli olarak kullanan neoliberal sermaye sahiplerine teslim edilmiş durumda. Ve çünkü dünya; baskıcı, dogmatik, donmuş ve otoriter sosyalist ideolojilerin özgürlük değil itaat ürettiği yapılarla hâlâ oyalanıyor. Bu üçlüden insanlık çıkmaz. Buradan refah da çıkmaz, barış da. Art...