Ana içeriğe atla

Kayıtlar

X,Y,Z Kuşak Etiketlerinin Ötesi: Gerçeği Açıklıyor mu, Gizliyor mu?

  X, Y, Z… Bugün neredeyseniz, neredeyse her toplumsal analiz bu harflerle başlıyor. Gençlik, siyaset, çalışma hayatı, tüketim alışkanlıkları, hatta ahlâk ve değer yargıları bile bu kuşak etiketleri üzerinden okunmaya çalışılıyor. Oysa bu şablonu kullanmadan önce basit bir soruyu sormamız gerekiyor: Yaş temelli bu segmentasyon (bölümleme) gerçekten neyi açıklıyor ve daha önemlisi, neyi görünmez kılıyor? Yaş: Analitik bir veri mi, kolaycı bir kısayol mu? X, Y, Z kuşakları, ilk ortaya çıktığında belirli bir ihtiyaca, özellikle de pazarlama dünyasının tüketim eğilimlerini hızlıca sınıflandırma ihtiyacına cevap veriyordu. Pratik bir araçtı. Ancak bu araç, zamanla kendi bağlamından koptu; bugün sosyal bilimlerden siyasal iletişime kadar geniş bir alanda neredeyse sorgulanmadan, evrensel bir hakikat gibi kullanılıyor. Sorun tam da bu sosyoekonomik genellemeyle başlıyor. Çünkü yaş, tek başına ne bir hayat deneyimini, ne imkânlara erişimi, ne de geleceğe dair beklentileri açıklayab...

Bir Gezegenin Ahlaki İflası: Küresel Demokrasi ve Dünya Hukuku

  Bu dünya; insan onurunun sınır kapılarında rehin tutulduğu, piyasaların insafına terk edildiği ve savaş alanlarında yok sayıldığı bir gezegendir. Mevcut düzen; adalete değil güce, refaha değil zorbalığa, eşitliğe değil derin gelir uçurumlarına hizmet ediyor. Uluslararası ilişkiler, hâlâ Orta Çağ’dan kalma bir karanlıkla yönetiliyor: Güçlünün hukuku, zayıfın kaderi. Devletler kendi ulusal çıkarlarını kutsallaştırırken, insanlığın ortak geleceğini sistematik bir hırsla ateşe atıyor. Adına "uluslararası düzen" denilen bu köhne yapı; kurumları, kuralları ve felç olmuş zihniyetiyle ne adalet üretebilir ne de barış inşa edebilir. Aksine bu yapı, imtiyazlı azınlığın çıkarlarını koruyan, savaşı meşrulaştıran ve sefaleti kalıcı kılan bir illüzyondur. I. Egemenlik Yanılsaması: Bir Dokunulmazlık Zırhı mı? Egemenlik kavramı, bugün insanlık onurunu çiğnemenin yasal kalkanı haline getirilmiştir. Oysa gerçek şudur: Egemenlik, zulmetme hakkı değildir. Devletler yurttaşlarının efendi...

Doğa mı, Yoksa Biz mi? Dünyayı Kim Cehenneme Çevirdi?

  İnsanlık tarihi boyunca kendimize hep aynı soruyu sorduk: "Ben kimim?" Bir yanda zihnimizin doğuştan "Boş bir Levha"  olduğunu ve her şeyin eğitimle, sosyal çevre ve kültürle şekillendiğini savunanlar; diğer yanda her şeyin genlerimizde ve o gizemli "Kolektif Bilinç Dışında" yazılı olduğunu söyleyenler...  Bu kadim tartışma, Erich Fromm’un Şükrü Alpagut tarafından Türkçeye kazandırılan İnsanda Yıkıcılığın Kökenleri adlı eserinde en derinlikli analizine ulaşır. Fromm, "içgüdücüler" ile "davranışçılar" arasındaki bu bitmek bilmeyen savaşı detaylarıyla ortaya koyarken, sarsıcı bir gerçeğin altını çizer: İnsandaki gerçek kötülük ve yıkıcılık, doğuştan gelen biyolojik bir miras değil; sosyal ve kültürel koşullar altında sonradan inşa edilen bir "karakter yapısıdır". Yani doğa bizi hayatta kalmaya programlar, ancak dünyayı bir cehenneme çevirme potansiyelini, türdaşlarımıza zulüm etmeyi, suç işlemeyi bize toplum öğretir. Bugü...

İnsanı İnsandan Korumak: Yapay Zekâ Manifestosu

  Carl Gustav Jung yıllar önce açıkça söyledi: Var olan tek gerçek tehlike insanın kendisidir. Bugün hâlâ bunu tartışıyorsak, sorun Jung’un yanılması değil; insanın kendiyle yüzleşme korkusudur. Bu gezegende yaşanan hiçbir felaket kader değildir. Savaşlar, açlık, yoksulluk, göçler ve kitlesel ölümler “kaçınılmaz” değildir. Bunların tamamı bilinçli tercihlerdir. Ve evet, suçlu bellidir. Dünya Neden Değişmiyor? Çünkü dünya; Trump gibi çatışmayı strateji sanan, Putin gibi gücü ahlakın yerine koyan, bu ikilinin sayısız benzeri gibi pragmatizmi vicdanın önüne yerleştiren siyasetçiler tarafından yönetiliyor. Çünkü dünya; gözünü kârdan başka hiçbir şey görmeyen, yoksulluğu bir yanlışın ürünü değil, bir iş modeli olarak kullanan neoliberal sermaye sahiplerine teslim edilmiş durumda. Ve çünkü dünya; baskıcı, dogmatik, donmuş ve otoriter sosyalist ideolojilerin özgürlük değil itaat ürettiği yapılarla hâlâ oyalanıyor. Bu üçlüden insanlık çıkmaz. Buradan refah da çıkmaz, barış da. Art...

Enkazdan İlham Devşirmek: Modern Kariyer Yalanları ve "Başarılı" İflaslar

  Bu yazıyı dışarıdan bakan bir gözlemci ya da kulaktan dolma bilgilerle konuşan bir eleştirmen olarak yazmıyorum. Bahsettiğim o masalarda oturdum; aynı projelerde ter döktüm, hangi uyarının hangi ego duvarına çarptığını, hangi hataların bile bile örtbas edildiğini yakından izledim. İsim verebilir miyim? Hem de çok rahat. Ama derdim şahıslarla değil. Zira bu çağda hedef göstermek en kolay, sistemi anlamak ise en zor olanı. Asıl meselemiz sadece ekonomik başarısızlıklar değil; asıl mesele, başarısızlığın nasıl olup da bir başarı hikâyesine dönüştürülebildiği. Yıllarca o koltukları liyakatle değil, ilişki ağlarıyla işgal edenlerin; yetkinlikleri sorgulanırken nasıl olup da vazgeçilmez kılındıklarını konuşmalıyız. Bu, hafızası silinmiş bir sistemin, arkasında enkaz bırakanları ısrarla ödüllendirme hikâyesidir. Yüzü Kızarmayan "Başarı" Öyküleri En garibi de bu kişilerin, yarattıkları yıkımın tozları henüz yere inmemişken, hiçbir şey olmamış gibi sosyal mecralarda boy gös...

Epstein Dosyası: Küresel Sistemin Kara Aynası

  Jeffrey Epstein olayı, yalnızca münferit bir suç ağının ya da bireysel bir sapkınlığın ifşası olarak okunamaz. Bu dosya; ataerkil, erkek egemen ve derin bir ikiyüzlülükle örülmüş "ahlak" anlayışının küresel ölçekte nasıl sistematik bir mimariye dönüştüğünün en somut kanıtıdır. Epstein vakası, sistemin işleyişinde bir hata ya da bir "anomali" değil; aksine sistemin bizzat beslediği, koruduğu ve ödüllendirdiği bir yapının doğal sonucudur. Bugün dev holdinglerden akademiye, devlet bürokrasisinden medya kuruluşlarına kadar her kamusal alanda kadın; hâlâ eşit bir özne olarak değil, güç oyunlarında bir takas aracı, bir temsil unsuru ya da cinsel bir nesne olarak konumlandırılmaktadır. Resmî söylemlerde "liyakat" ve "eşitlik" kavramları yüceltilse de, kariyer basamakları ve terfi mekanizmaları hâlâ bu erkek egemen gölgenin altında, kapalı kapılar ardında şekillenmektedir. Epstein dosyasının asıl dehşet verici yönü, bu yozlaşmanın küresel elitler d...

İki Kez Sürülmüş Halkın Sessizliği: Karamanoğullarının ve Mübadelenin Hafızası

  Bu hikâye benim için bir tarih anlatısı değil; bilinçdışımda   fısıltıyla konuşulan bir hafıza . Anne tarafım Girit’ten, baba tarafım Kavala’dan bu topraklara savrulmuş. Anneannem, Girit’te bir Rum ilkokulunda öğretmenlik yaparken, annesiyle birlikte bir sabah “gitmek zorundasınız” denilerek Anadolu’ya gönderilmiş. Dedem, Girit’ten çıkan 5 kardeşten biri.   Dedemle anneannem yıllarca kendi aralarında Rumca konuştular; o dil, ne tamamen geçmişti ne de bu topraklara aitti —tıpkı onların kalbi gibi. Baba tarafım Kavala’dan İzmir Menemen’e geldi. Toprakla tutunmaya çalışan, yoksul ama inatçı bir hayattı bu. Beş kardeşten yalnızca babam üniversite okuyabildi; diğerleri, göçün bıraktığı yoksulluğu sessizce omuzladı.Ben, iki yakadan gelen bu insanların çocuğuyum, yerinden edilmişliğin çocukları. Bu yazı, işte o yüzden yalnızca Karamanlıların, Giritlilerin, Kavala göçmenlerinin değil; iki kez sürülmüş, iki kez susmuş insanların hikâyesidir.   “Yel eser Karaman’da...