Ana içeriğe atla

Kayıtlar

İnsan Neden Değişmedi?

  Bilim açıkladı. Felsefe binlerce yıldır sordu. Edebiyat, tiyatro ve sinema defalarca aynayı yüzümüze tuttu. Ancak binlerce yıllık bu devasa süreçte insan, özünde ne dönüştü ne de değişti. Modern dünyanın parlak ışıkları altında hâlâ mağaradaki o ilkel dürtülerle hareket ediyoruz. Peki, neden? Neden teknoloji bu kadar ilerlerken zihinsel evrimimiz yerinde sayıyor? Cevap aslında çarpıcı bir gerçekte gizli: İnsan, iyi olmak için değil, hayatta kalmak için evrimleşti. Ahlak, vicdan, sağduyu ve adalet; bunlar doğuştan gelen biyolojik reflekslerimiz değil, toplumsal düzen adına sonradan inşa ettiğimiz değerler. Direksiyonun başında hâlâ o kadim içgüdüler oturuyor. Bu yüzden yalan, kötülük, bitmiyor, bitmeyecek. Yalan, çoğu zaman gerçeğe göre çok daha "kullanışlı" bir araçtır. Bugün iş, aile ve aşk ilişkilerinde yalanın en belirleyici edim olmasının sebebi budur. Çünkü: Gerçek sorumluluk ister; omuzlarınıza ağır bir yük bindirir. Yalan rahatlatır; anlık konfor sağl...

Sürüye Katılmanın Pürüzsüz Bedeli

  Bir sabah uyanıp da kimse aynaya bakarak şunu demedi: “Vücut tüylerim bir sorun. Bundan kurtulmalıyım.”Bu cümle, insanlık tarihinin içinden gelmez. Bu cümle üretilmiştir.Kadın tıraşı bu nedenle yalnızca bir kişisel bakım alışkanlığı değil; tüketim ekonomisinin ihtiyaç icat etme becerisinin en çıplak metaforlarından biridir. Tüketim ekonomisi, gerçek ihtiyaçlarla yetinmez. Çünkü gerçek ihtiyaçlar sınırlıdır; oysa kâr sınırsız büyümek ister. Liberal ekonominin sıkça tekrarladığı “kaynaklar sınırlı, ihtiyaçlar sınırsız” iddiası ise büyük bir yanılsamadır. Gerçekte sınırsız olan ihtiyaçlar değil, ihtiraslardır. İhtiraslar sınırsızdır; kâr iştahı doymak bilmez. Bu nedenle sistem, var olmayan eksiklikler yaratmak zorundadır. 1900Lü yılların başında kadın tüyü: Ayıp değildi Sorun değildi Tartışma konusu bile değildi Kimse onu estetik bir kusur olarak kodlamamıştı. Tüy, yalnızca bedenin doğal bir parçasıydı; anlam yüklenmemişti, ahlakla ilişkilendirilmemişti, pazarlanabilir ...

Görüntü Çok, Kavrayış Yok: Yolculuğun İçi Nasıl Boşaltıldı?

  “Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?” sorusu ilk bakışta masum görünse de, aslında hatalı kurgulanmış bir ikilemdir. Bilmek; ayakların katettiği mesafeyle değil, zihnin kurduğu bağlar ve düşünsel üretimle ilgilidir. Bugün "gezmek" kutsanırken; düşünmek, yazmak ve sorgulamak tehlikeli bir biçimde geri plana itiliyor. Yaşanan şey tam olarak şudur: Sadece uçağa, arabaya veya trene binip yer değiştirme eylemi, "bilgi edinmek" ile karıştırılıyor. Uçaklar, arabalar ve kruvaziyerler gökyüzünü karbonla, okyanusları ağır metallerle dolduruyor; devasa oteller doğayı betona gömüyor. “Aktivite” adı altında ekosistemler parça parça yok ediliyor. Yeryüzünün en ücra köşeleri—Amazonlar’dan Antarktika’ya kadar—artık kalabalıkların istilası altında. Peki, bütün bu yıkım ne için? Cevap basit olduğu kadar rahatsız edici:  Bireysel hazza dayalı, içi boş bir deneyim duygusu için.   Bilgiden ve amaçtan yoksun bir gezi; deneyim değil, yalnızca tüketimdir. Napolyon’un dünya uygarlığı üzeri...

X,Y,Z Kuşak Etiketlerinin Ötesi: Gerçeği Açıklıyor mu, Gizliyor mu?

  X, Y, Z… Bugün neredeyseniz, neredeyse her toplumsal analiz bu harflerle başlıyor. Gençlik, siyaset, çalışma hayatı, tüketim alışkanlıkları, hatta ahlâk ve değer yargıları bile bu kuşak etiketleri üzerinden okunmaya çalışılıyor. Oysa bu şablonu kullanmadan önce basit bir soruyu sormamız gerekiyor: Yaş temelli bu segmentasyon (bölümleme) gerçekten neyi açıklıyor ve daha önemlisi, neyi görünmez kılıyor? Yaş: Analitik bir veri mi, kolaycı bir kısayol mu? X, Y, Z kuşakları, ilk ortaya çıktığında belirli bir ihtiyaca, özellikle de pazarlama dünyasının tüketim eğilimlerini hızlıca sınıflandırma ihtiyacına cevap veriyordu. Pratik bir araçtı. Ancak bu araç, zamanla kendi bağlamından koptu; bugün sosyal bilimlerden siyasal iletişime kadar geniş bir alanda neredeyse sorgulanmadan, evrensel bir hakikat gibi kullanılıyor. Sorun tam da bu sosyoekonomik genellemeyle başlıyor. Çünkü yaş, tek başına ne bir hayat deneyimini, ne imkânlara erişimi, ne de geleceğe dair beklentileri açıklayab...

Bir Gezegenin Ahlaki İflası: Küresel Demokrasi ve Dünya Hukuku

  Bu dünya; insan onurunun sınır kapılarında rehin tutulduğu, piyasaların insafına terk edildiği ve savaş alanlarında yok sayıldığı bir gezegendir. Mevcut düzen; adalete değil güce, refaha değil zorbalığa, eşitliğe değil derin gelir uçurumlarına hizmet ediyor. Uluslararası ilişkiler, hâlâ Orta Çağ’dan kalma bir karanlıkla yönetiliyor: Güçlünün hukuku, zayıfın kaderi. Devletler kendi ulusal çıkarlarını kutsallaştırırken, insanlığın ortak geleceğini sistematik bir hırsla ateşe atıyor. Adına "uluslararası düzen" denilen bu köhne yapı; kurumları, kuralları ve felç olmuş zihniyetiyle ne adalet üretebilir ne de barış inşa edebilir. Aksine bu yapı, imtiyazlı azınlığın çıkarlarını koruyan, savaşı meşrulaştıran ve sefaleti kalıcı kılan bir illüzyondur. I. Egemenlik Yanılsaması: Bir Dokunulmazlık Zırhı mı? Egemenlik kavramı, bugün insanlık onurunu çiğnemenin yasal kalkanı haline getirilmiştir. Oysa gerçek şudur: Egemenlik, zulmetme hakkı değildir. Devletler yurttaşlarının efendi...

Doğa mı, Yoksa Biz mi? Dünyayı Kim Cehenneme Çevirdi?

  İnsanlık tarihi boyunca kendimize hep aynı soruyu sorduk: "Ben kimim?" Bir yanda zihnimizin doğuştan "Boş bir Levha"  olduğunu ve her şeyin eğitimle, sosyal çevre ve kültürle şekillendiğini savunanlar; diğer yanda her şeyin genlerimizde ve o gizemli "Kolektif Bilinç Dışında" yazılı olduğunu söyleyenler...  Bu kadim tartışma, Erich Fromm’un Şükrü Alpagut tarafından Türkçeye kazandırılan İnsanda Yıkıcılığın Kökenleri adlı eserinde en derinlikli analizine ulaşır. Fromm, "içgüdücüler" ile "davranışçılar" arasındaki bu bitmek bilmeyen savaşı detaylarıyla ortaya koyarken, sarsıcı bir gerçeğin altını çizer: İnsandaki gerçek kötülük ve yıkıcılık, doğuştan gelen biyolojik bir miras değil; sosyal ve kültürel koşullar altında sonradan inşa edilen bir "karakter yapısıdır". Yani doğa bizi hayatta kalmaya programlar, ancak dünyayı bir cehenneme çevirme potansiyelini, türdaşlarımıza zulüm etmeyi, suç işlemeyi bize toplum öğretir. Bugü...

İnsanı İnsandan Korumak: Yapay Zekâ Manifestosu

  Carl Gustav Jung yıllar önce açıkça söyledi: Var olan tek gerçek tehlike insanın kendisidir. Bugün hâlâ bunu tartışıyorsak, sorun Jung’un yanılması değil; insanın kendiyle yüzleşme korkusudur. Bu gezegende yaşanan hiçbir felaket kader değildir. Savaşlar, açlık, yoksulluk, göçler ve kitlesel ölümler “kaçınılmaz” değildir. Bunların tamamı bilinçli tercihlerdir. Ve evet, suçlu bellidir. Dünya Neden Değişmiyor? Çünkü dünya; Trump gibi çatışmayı strateji sanan, Putin gibi gücü ahlakın yerine koyan, bu ikilinin sayısız benzeri gibi pragmatizmi vicdanın önüne yerleştiren siyasetçiler tarafından yönetiliyor. Çünkü dünya; gözünü kârdan başka hiçbir şey görmeyen, yoksulluğu bir yanlışın ürünü değil, bir iş modeli olarak kullanan neoliberal sermaye sahiplerine teslim edilmiş durumda. Ve çünkü dünya; baskıcı, dogmatik, donmuş ve otoriter sosyalist ideolojilerin özgürlük değil itaat ürettiği yapılarla hâlâ oyalanıyor. Bu üçlüden insanlık çıkmaz. Buradan refah da çıkmaz, barış da. Art...

Enkazdan İlham Devşirmek: Modern Kariyer Yalanları ve "Başarılı" İflaslar

  Bu yazıyı dışarıdan bakan bir gözlemci ya da kulaktan dolma bilgilerle konuşan bir eleştirmen olarak yazmıyorum. Bahsettiğim o masalarda oturdum; aynı projelerde ter döktüm, hangi uyarının hangi ego duvarına çarptığını, hangi hataların bile bile örtbas edildiğini yakından izledim. İsim verebilir miyim? Hem de çok rahat. Ama derdim şahıslarla değil. Zira bu çağda hedef göstermek en kolay, sistemi anlamak ise en zor olanı. Asıl meselemiz sadece ekonomik başarısızlıklar değil; asıl mesele, başarısızlığın nasıl olup da bir başarı hikâyesine dönüştürülebildiği. Yıllarca o koltukları liyakatle değil, ilişki ağlarıyla işgal edenlerin; yetkinlikleri sorgulanırken nasıl olup da vazgeçilmez kılındıklarını konuşmalıyız. Bu, hafızası silinmiş bir sistemin, arkasında enkaz bırakanları ısrarla ödüllendirme hikâyesidir. Yüzü Kızarmayan "Başarı" Öyküleri En garibi de bu kişilerin, yarattıkları yıkımın tozları henüz yere inmemişken, hiçbir şey olmamış gibi sosyal mecralarda boy gös...

Epstein Dosyası: Küresel Sistemin Kara Aynası

  Jeffrey Epstein olayı, yalnızca münferit bir suç ağının ya da bireysel bir sapkınlığın ifşası olarak okunamaz. Bu dosya; ataerkil, erkek egemen ve derin bir ikiyüzlülükle örülmüş "ahlak" anlayışının küresel ölçekte nasıl sistematik bir mimariye dönüştüğünün en somut kanıtıdır. Epstein vakası, sistemin işleyişinde bir hata ya da bir "anomali" değil; aksine sistemin bizzat beslediği, koruduğu ve ödüllendirdiği bir yapının doğal sonucudur. Bugün dev holdinglerden akademiye, devlet bürokrasisinden medya kuruluşlarına kadar her kamusal alanda kadın; hâlâ eşit bir özne olarak değil, güç oyunlarında bir takas aracı, bir temsil unsuru ya da cinsel bir nesne olarak konumlandırılmaktadır. Resmî söylemlerde "liyakat" ve "eşitlik" kavramları yüceltilse de, kariyer basamakları ve terfi mekanizmaları hâlâ bu erkek egemen gölgenin altında, kapalı kapılar ardında şekillenmektedir. Epstein dosyasının asıl dehşet verici yönü, bu yozlaşmanın küresel elitler d...

İki Kez Sürülmüş Halkın Sessizliği: Karamanoğullarının ve Mübadelenin Hafızası

  Bu hikâye benim için bir tarih anlatısı değil; bilinçdışımda   fısıltıyla konuşulan bir hafıza . Anne tarafım Girit’ten, baba tarafım Kavala’dan bu topraklara savrulmuş. Anneannem, Girit’te bir Rum ilkokulunda öğretmenlik yaparken, annesiyle birlikte bir sabah “gitmek zorundasınız” denilerek Anadolu’ya gönderilmiş. Dedem, Girit’ten çıkan 5 kardeşten biri.   Dedemle anneannem yıllarca kendi aralarında Rumca konuştular; o dil, ne tamamen geçmişti ne de bu topraklara aitti —tıpkı onların kalbi gibi. Baba tarafım Kavala’dan İzmir Menemen’e geldi. Toprakla tutunmaya çalışan, yoksul ama inatçı bir hayattı bu. Beş kardeşten yalnızca babam üniversite okuyabildi; diğerleri, göçün bıraktığı yoksulluğu sessizce omuzladı.Ben, iki yakadan gelen bu insanların çocuğuyum, yerinden edilmişliğin çocukları. Bu yazı, işte o yüzden yalnızca Karamanlıların, Giritlilerin, Kavala göçmenlerinin değil; iki kez sürülmüş, iki kez susmuş insanların hikâyesidir.   “Yel eser Karaman’da...

Acı, Yaratıcılığın Kökleri

  Günümüz dünyasında insan, sürekli mutlu olması, “anı yaşayıp tadını çıkarması” gereken bir varlık gibi betimleniyor. Acıdan kaç, sorgulama; yeter ki tüketmeye devam et… Mutluluğu bir yaşam hali değil, satın alınabilir bir ürün gibi pazarlayan bu sistem, sahte bir “iyi hissetme zorunluluğu” icat etti. Sosyal medyanın cilalı görüntüleri, kitapçılardaki kişisel gelişim raflarındaki içi boş vaazlar ve “pozitif kalmak” adına dayatılan yüzeysel öğütler… Hepsi insanı yaşamın gerçekliğinden, özünden uzaklaştırıyor. Acıyı yok sayan bu söylemler, insanı kırılganlaştırıyor; çünkü acıdan arındırılmış bir hayat, gerçekte yaşamın kendisinden arındırılmış bir hayattır. Acı, insan yaşamının kaçınılmaz gerçeği. Ondan hiç nasibini almamış bir insan var mıdır, bilinmez. Ama acıyı ve yaşamdaki işlevini anlamadan, bu duygunun dünyayı ve insanlığı nasıl dönüştürdüğünü tam olarak kavrayamayız. Şükrü Erbaş, Ömür Hanımla Güz Konuşmaları ’nda acının insana dair en temel duygu olduğunu hatırlatır: “He...

Aynı Yanılsamanın Kurbanlarıyız

  Bin yıllar süresince, yüz milyonlarca insan, gerçekte hiçbir biyolojik temeli olmayan “ırksal farklılıklar”a soyut üstünlükler ve değersizlikler atfedildiği için birbirini katletti. Milyarlarca insan, yalnızca farklı göründükleri ya da farklı bir kimlik taşıdıkları gerekçesiyle, doğup büyüdükleri ata topraklarından koparıldı; köyleri yakıldı, şehirleri yağmalandı, anıları ve geleceği ellerinden alındı. Kimi zaman devletlerin resmi ideolojileri, kimi zaman sömürgeciliğin açgözlü iştahı, kimi zaman da politikacıların iktidar hırsı bu hayal ürünü ayrımları kışkırttı. Bilimsel olarak var olmayan bir olgu, ırkçılık, tarih boyunca kölelik düzenlerinin , soykırımların , zorunlu göçlerin ve toplu kıyımların meşruiyet aracı hâline getirildi. İnsanlık, kendi uydurduğu “ırk” masalına inanarak, kendi kardeşlerini düşmana dönüştürdü; kendi toplumlarında cehennemler yarattı. Tarih boyunca siyasetçiler, toplumları yönetmenin en kolay yolunun onları ayrıştırmak olduğunu çok iyi bildiler....

Düşünsel Ortaçağ

Düşünsel Orta Çağın Çıkmaz Sokaklarında Tanzimat Fermanı ya da bilinen adıyla Gülhane Hatt-ı Şerif-i’nin ilanı, Osmanlı’nın Batı’ya uyum çabalarının bir dönüm noktasıydı. Ancak bu modernleşme hamlesi, yüzeysel kaldı. Avrupa’ya öğrenciler gönderildi ama ekonomi eğitimi alanların sayısı yok denecek kadar azdı. Oysa aynı dönemde Japonya, benzer bir geri kalmışlık sorunuyla karşı karşıyaydı. Onlar, Batı’ya gönderdikleri öğrencilerin neredeyse tamamını ekonomi ve mühendislik gibi kalkınmanın temelini oluşturan alanlara yönlendirdi. Japonya’nın attığı bu adımlar öylesine etkiliydi ki, ekonomi biliminin matematiksel yöntemlerle gelişimine öncülük eden William Stanley Jevons’un öğrencilerinin büyük kısmını Japonlar oluşturuyordu. Osmanlı ise hâlâ düşünce üretimini, ekonomiyi ve toplumsal dönüşümü bilimsel temellere oturtmanın gerekliliğini kavrayamıyordu. Bir toplum düşünün: 16. yüzyılda ortaya çıkan Merkantilizm’i, 18. yüzyıldaki Liberalizm’i, 19. yüzyılın Marksizm’ini anlamadan; tartışma...

Mülkiyetin Meşruiyet Koşulları Üzerine: Kıt Kaynaklar, Yaşama Hakkı ve Toplumsal Uzlaşı

  Mülkiyet kavramı, siyaset felsefesi ve hukuk kuramında en çok tartışılan başlıklardan biridir. Kimileri için mülkiyet bireyin özgürlüğünün önkoşulu, kimileri için başarının ödülü, kimileri için ise eşitsizliklerin kaynağıdır. Aydınlanma Çağı düşünürlerinin en etkililerinden biri olarak kabul edilen ve genellikle “liberalizmin babası” sayılan John Locke, mülkiyetin emeğin doğal sonucu olduğunu savunurken; Jean-Jacques Rousseau, özel mülkiyetin toplumsal eşitsizliğin ve köleliğin başlangıcı olduğunu ileri sürmüştür. Marx ise üretim araçlarının özel mülkiyetini sömürü düzeninin kurucu unsuru olarak değerlendirmiştir. Bu makalede mülkiyetin doğasına dair soyut tartışmaları somutlaştırmak için bir düşünce deneyi kullanacağım: Sekiz insanın yaşadığı, tek gıda kaynağının bir meyve ağacı olduğu bir ada. Bu senaryo üzerinden mülkiyetin meşruiyet koşullarını irdeleyecegim. 1. Mülkiyetin Doğal Hak İddiası Locke’un yaklaşımıyla düşünüldüğünde, ağacı ilk bulan veya emeğini katan kişi onu ...

Türkiye'de Yargı Robotlara mı Bırakılmalı?

Bu ülkede adaletin siyasetten bağımsız olmasını ne kadar çok konuştuk, değil mi? Yıllardır hâkimlerin, savcıların baskı altında kaldığını, suçsuz insanlara soruşturmalar açıldığını, anayasaya akırı yargı kararlarını, yargıdaki atamaların iktidar eliyle yapıldığını, insanların mahkemelere güvenini kaybettiğini yazıp duruyoruz. Adaletin terazisi eğildikçe, toplumun vicdanı da yara alıyor.Türkiye’de adalet, yıllardır iktidarların oyuncağı, sopası haline getirildi. Bazı hâkimler, savcılar, siyasi iktidarın gölgesinde karar veriyor. Adalet Bakanı’nın aynı zamanda Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun başkanı olduğu bir ülkede neredeyse hergün birileri çıkıp Türkiye hukuk devletidir, yargı tarafsızdır şablonunu  papagan gibi tekrarlıyor.  Bu çarpıklıklar yüzünden milyonlarca yurttaş adalete güvenmiyor. Ama elimizin altında yeni ve güvenilir bir imkân var: yapay zekâ. Kimi okurlar “Aman, adalet robotlara mı kalacak?” diyecek. Bu, büyük bir yanlış anlama. Amaç insanı sistemin ...